06 Şubat 2008

Kuyu



Kuyu dibi daşl'olur
Öksüz gözü yaşl'olur
Ana baba yar emme
Yar kokusu başk'olur


Babamla, askerlerin nöbet tuttuğu boyaları dökülmüş demir kapıdan içeri girdiğimizde bizi iki gardiyan karşıladı. Biri zayıf ve esmer, diğeri iri, pancar suratlı ve pos bıyıklıydı. Henüz on yaşımı yeni bitirmiştim. Şaşkınlıkla etrafıma bakıyordum. Bıyıklı gardiyanın boyundan üç dört kat daha büyük duvarla çevrili avludaydık. Her tarafı dikenli tellerle çevrilmiş duvarın üstünde de tüfekli bir asker nöbet tutuyordu. “Cebinde bişey va mı?” diye soran esmer gardiyana baktım, sararmış dişlerinin bir kısmı altındandı. Ceplerimi tutarak “Cık” dedim. “İyi, geç bakalım.” dedi. Diğeri, pos bıyıklarını oynatarak “Allah kurtarsın.” dedi. Bir şey söylemedim ama babam “Sağ ol” dedi.

Avlunun içi kalabalıktı. Kimileri sırtlarını duvara vermiş, güneşleniyor, kimileri ikişerli, üçerli olarak yürüyorlardı. Bazılarının ceketleri omzundaydı. Duvarın bir köşesinde ise fötr şapkalı bir adam sandalyesine oturmuş, nargile içiyor, etrafındaki, kimisi çömelmiş birkaç kişi ile sohbet ediyordu. Oraya doğru giden babamın arkasından yürüdüm. Çömelenler ayağa kalkmıştı. Fötr şapkalı kımıldamadı. Babam önce onunla tokalaştı, sonra diğerleriyle. Onlara beni göstererek “Bu da benim mahdum.” dedi. “Gel olum, Mehmet Ağa’nın elini öp bakem. Buralar ondan sorulur!” dedi. Yerimden bile kıpırdamadım, öylece bakıyordum. Köstekli saati vardı. Nargilesi fokurduyor, ağzından duman çıkarken, kısık gözleriyle bana bakıyordu.

Tok bir sesle “Allah gurtarsın deliganlı.” dedi. Sırıtıyordu. Bunun da gardiyan gibi altın dişleri vardı. Elindeki tespihi bana doğru sallayarak “Niye gonuşmuyon ülen? Sana diyom, söle bakem. Kimi vurdun?” dedi. Etrafındakiler gülmeye başladı. Gözlerimi kaçırdım, ayağındaki körüklü çizmelerine bakıyordum. İngiliz pantolonu vardı. “Sölesene ülen, gaç leşin va? Kimi kestin? Niye buradasın?” dedi. Nargilenin marpucu ile fötr şapkasını biraz arkaya itti, aklına yeni bir şey gelmiş gibi üsteki bacağını hızla yere bırakarak “Yoksam sende masum musun?” dedi. Herkes kahkahalarla gülüyordu. Birisi “Ne leşi, ne kesmesi ağam? Daha tavık bile kesemez, bu.” deyince, ağa da kahkahalarla gülmeye, sonra da öksürmeye başladı. Hemen bir bardak su yetiştirdiler.

Suyu içince öksürmesi geçti ama hala gülüyordu. Gözlerini ovuşturdu. Yanında duran birine “Amet, goş çabık, sandelye getir.” dedi. Ceketinin cebinden çıkardığı mendille yüzünü silerken babama döndü “Ne içersin, Selami?” diye sordu. Babam çay istedi. Gelen iki sandalyenin birine oturdu. Diğerini de bana işaret ederek, oturmamı istedi. Mehmet Ağa, Ahmet’e bu kez “Bize iki tavşan ganı getir” diye seslenirken bana döndü “Delikanlıya bi gazoz” dedi. Avluda bulunan diğer mahkumlar da etrafımıza toplanmıştı. Hepsi de “Hoş geldiniz” dediler.

“E, nerden geliyon?” diye sordu Mehmet Ağa. Sonrada merakla ekledi “Guyu’yu getirdin mi?” Babam da “Getirdim, getirdim” dedi, neşeyle. “Dün, senin köydeydim. Yeğenin Haceli’nin avlısında oynattım filimi. Haceli’nin, Dul Fehmi’nin, muhtarın çok selamını da getirdim” dedi. Çayını yudumlamakta olan ağa “Aleyküm selam, getirenden Allah razı olsun. Yaramaz bişi yoktur işallah.” dedi. “Yok, çok şükür” diye karşılık verdi babam. Sonra anlatmaya devam etti “Bütün köy ordeydi, avlının içi bayram yeriydi sanki. Zaten Dinar’da ve civar köylerde çekilen Kuyu filmi Emek Sineması’nda diye, anos ettiydim. Filimde Dinar’ı, bureyi gören, artisleri tanıyan, tarlasını, ağecini bilen acayip sevindi. Çok alkışladılar.”dedi. Etrafımıza toplanmış mahkumlara da bakıp devam etti “Hele, kanal yolundaki tarlasına buğdey ekili Dübeş Remzi’yi görcektiniz, filimde buğdeylerini göremeyince az da hepyek atıyodu.” dedi gülerek. Buna önce ağa sonra diğer mahkumlar çok güldüler.

Etrafımızı çevirenlerden birisi heyecanla “Biliyom. Film çekilirken burdeydim ben, Memet Ağa’mla, Hayati Hamzoğlu avluda beraber volta attılar.” dedi. Mehmet Ağa’nın gözleri parlıyordu. “Ben de oynadım.”dedi uzun boylu biri ve ekledi “Görüşme yerinde. Metin İksen, bana, sen burda dur, dedi. Bende duruvedim.” Gençten birisi de “Filmin kuyusunu ben kazdım.” dedi. Herkesin kendisine baktığını görünce devam etti “İki sene önce belediyedeyken, reisin yardımcısı Nedret Gürcan, bize; film için Suçıkan’a iki kuyu kazılacak. Dinar bu filmle çok meşhur olacak, onun için iyi çalışın, dediydi. Biz de gece gündüz demeden çalıştık. Tam üç günde kazdık kuyuları.”dedi.

“Arkadeşiymiş.” dedi, Mehmet Ağa. Elindeki çay bardağını Ahmet’e verirken devam etti, “Çekimden önce gelip, gezdile burayı. Bizde elimizden geleni yaptık. Aslen ödül gazandığı Susuz Yaz’ı Dinar’da çekecekmiş emme olmamış. Ta, o zaman söz vermiş Nedret’e.” Herkes ağayı dinliyordu. Nargileyi fokurdatarak devam etti “Bizim Nedret çok meşurmuş, şiir yazamış, zamanında dergi çıkarmış. Onun hatrına gelmişle.”dedi. Kısa bir sessizlik oldu. Eli tespihli birisi “Adam fabrikatör, ağam” dedi. Lafının dinlendiğini görünce, tespihini parmakları arasında gezdirirken devam etti. “Benim de un fabrikam olsa, bende şiir yazar, meşur olurdum. Hatta dergi de basar, reis bile olurdum.” dedi. Bu sözlere karşılık “Ülen Cırt Mısa, sen zaten meşursun aslanım.” dedi, ağa. Sonra da gülümseyerek, “Yannış gızı gaçırdığını dünya alem biliyo. Gasteye bilem yazdılar yedin boku.”diye ekledi. Birden bir kahkaha tufanı koptu, bazıları midesini tutuyordu.

Cırt Musa elinde tespih gezdirmeyi falan bırakmıştı. Ortalık biraz sakinleşince “Annatım ya ağam, gız abasının fistanını giymiş. Bilsem gaçırır mıyım?” dedi. “İyi de aslanım, Muğle’ye gadar niye yüzüne bakmadın? İnsan çuvalı çıkarıp bi bakar. Aradan bi gün geçmiş, gızı geri getiriyon. Olur mu heç? Bende gız gaçırdım! Hem de iki kere. Kim alır artık gızı?” dedi. Sonra da elindeki marpucu Musa’ya uzatarak “Sen evlen bu gızla. Evlen de gurtul mapıstan.” dedi. “Olmaz, evlenmem.” dedi, Musa. Bu söz üzerine biri “Evlenir mi gari?” diye katıldı lafa. Bu benim, tavuk kesemeyeceğimi söyleyen mahkumdu. “Niyeymiş?” dedi ağa. “E, ağam bi laf vardır hani; ev yapcen tuğladan, gız alcen Muğla’dan, diye. Cırt Mısa, Muğla’nın gözel gızlarını görünce, Daşlı Bekir’in gızlarını alır mı, heç?” dedi. Bu kez mideyi tutma sırası ağanındı ama öksürmekten, gülemez olmuştu. Ahmet bir koşu yine su getirdi.

Cırt Musa’nın yüzü kıpkırmızı olmuştu. Söylenenlere, kahkahalara bozulduğu belliydi. Bir şey demek istediyse de vazgeçti. Kahkahalar yerini sessizliğe bırakırken, sakin bir ses tonuyla “Ben abasını istiyom.” dedi. Yüzünü silen Mehmet Ağa mendilini cebine koyarken “Gız seni istiyo mu?” dedi. Musa soruyu hemen yanıtladı, “Niye istemesin? İster heralde.” dedi. Yine gülüşmeler oldu ama Musa’nın ani bakışı sessizliği sağladı. Bu kez babam, “Bak abim” dedi, Musa’ya. “Zornan güzellik olur mu heç? Belli ki başlık parasından böle etmişsin, emme yanlış olmuş. Gızla anleşmiş olsan, bunlar başına gelmezdi. Hem getirdiğim filimde de görcen zati. Filim, gadınlara iyilikle davranın diyo. Davranmeyen adamın halini bi seyret, ne demek istedimi anlarsın.”dedi. Babamın sözleri üzerine Mehmet Ağa “Doru dedin, Selami” dedi. “Hadi bakam, gur makineyi de seyredelim şu filimi.” dedi. Sonra beni işaret ederek “Biletleri deliganlı mı kesicek?” diye sordu. Babamdan evet yanıtı gelince de ekledi “Maşallah, tavık kesemiyo emme, bilet kesiyo.” dedi.

Cezaevinin binasına girdiğimde demir parmaklıkları karşımda buldum. Görüşme yeri burası olmalıydı. Tıpkı filmdeki gibiydi. İki duvar arasına yerleştirilmiş demir çubukların üzeri tellerle kaplıydı. Yerler beton, duvarlar kirli beyazdı. Banyo ve tuvaletlerin sol tarafta olduğu kapı önündeki ıslak zeminden belliydi. Sağ taraftaki kapıdan baktığımda koğuştaki ranzaları gördüm. Kapının hemen yanındaki merdivenlerden yukarı çıkılıyordu.

Yukarıda, görüşme yerinin tam üzerinde, demir parmaklıklar olmadığından daha geniş bir alan vardı. Burası ara ara gelen, gezici Emek Sineması’nın salonuydu. Avlu tarafındaki duvara mahkumların da yardımı ile perdeyi asan babam, bir masa üzerine kurduğu makineye filmi takmış, yemekhaneden getirdikleri tahta sandalyelere oturmuş seyircilere bilet kesiyordu. Henüz akşam olmadığından avluya bakan iki küçük pencereden gelen ışık döşeklerle engellenmişti. Yemekhane ve üst koğuş kapıları da kapanınca, biletleri kesen babamdan aldığım işaretle, makinenin üzerindeki anahtarı iki kez çevirerek filmi başlattım. Öndeki makaradan yavaş yavaş makineye akan film, boş olan diğer makaraya küçük bir zırıltıyla dolanmaya başlamıştı.

Filmin başlamasından hemen sonra bir uğultu oldu. Jenerikteki Dinarlılara teşekkür yazıları seyirciyi çok heyecanlandırmıştı. Kimi belediye başkanının, kimi şairin adını bağırarak okudu. Alkış ve ıslık seslerini “Susun be”, “Arkadeşle sessiz olun”, “Görmemişle” diye bağıranların sesleri izledi. Filmin erkek oyuncusu perdede görülür görülmez, seyirciler neredeyse hep bir ağızdan “Hayati Hamzaoğlu, Hayati Hamzaoğlu” diye bağırdılar. Arada “Valla o”, “Yaşa aslanım” diye bağıranlarda vardı. Hiç bu kadar gürültülü film izlendiğini görmemiştim. Kadın oyuncuyu da çok beğenmişlerdi. “Vay be”, “Bunun için bi ömür yatarım ülen” diyenler olmuştu. Pınarı gören, “Bizim köyün pınarı”, figüranı tanıyan “Ana, bu Polis Amat değil mi? Yav, artis olmuş dabanca satıyo, hem de Gırıkgale.” diyordu.

Film arası olunca salonda kalan seyirciler keyifle gördükleri sahneleri birbirlerine yeniden anlatmaya başladılar. Makineyi yarı çalışır halde dinlendirmeye alan babam makaraları çıkarıp yenisini takarken anons yaptığı mikrofonun yerinde olmadığını fark etti. Aramalarından sonuç alamayınca yüzü asılmıştı. Filmin ikinci bölümünü başlatmaya hazırdım ama izin vermedi, “Bekle” dedi. Mehmet Ağa’nın yanına gitti. Birkaç kişiyle makinenin yanına geldiler. Yeniden aradılar. Bulunmayınca babam, “Mikrofon bulunmassa, bende ikinci perdeyi oynetmiyom.” dedi. Bunun üzerine birisi heyecanla “Olur mu heç?” dedi. Mehmet Ağa ise gayet sakin “Du bakalım Selami, üzme dadlı canını. Şindi buluruz senin mikrofonu” dedi. Yanındakilerden birisi “Berbat Cemil’in işi bu ağam.” dedi ve ekledi “Puşt bu ya, dün de senin çakmanı götürmüştü.” Hemen salonda Berbat Cemil’i aradılar ama yoktu. Ağa, yanındaki adamlardan birini kenara çekip, kulağına bir şeyler söyledi. Seyirciler söylenmeye başlamışlardı ki elinde mikrofonla, bir koşu aşağıya giden ağanın adamı geldi. Mikrofonu babama verirken, Mehmet Ağa’ya “Sevap için yapmış ağam!” dedi. “Nası sevapmış?” dedi, babam şaşkınlıkla. Ağanın adamı “Köylerindeki caminin mikrofonu yokmuş, imama vercekmiş.” dedi.

Filmin ikinci perdesini yine ben başlattım. Bunu yaparken birincide yaptığım gibi kopmasın diye içimden dua ettim. Seyirciler başlarda biraz sakindi ama film ilerleyince bu sakinliklerinden hiç eser kalmamıştı. Yine herkes konuşuyordu. Mehmet Ağa’nın perdede görünmesiyle salonda öyle bir fırtına koptu ki babam filmi durdurmak zorunda kaldı. Alkışlar Mehmet Ağa’yaydı. Seyirciler ayaklanmış neşeyle “Yaşşa ağam”, “Helal olsun valla”, “Volta böle atılır, be.” diyerek ağalarını kutluyorlardı. Kendini perdede az biraz gören ağa seyircilerin alkışlarından, abartılı kutlamalarından hoşnuttu ama hemen toparlanarak, yüksek sesle “Oturun ülen, oturun. Herkes otursun yerine, heç mi ağanızı volta atarken görmediniz? Hıyar herifler, yedi senedir burada yatıyom ben.” dedi. Sonra da babama seslendi “Hadi, Selami başlat şu filmi.” dedi. Bu kez babam başlattı filmi, ben gazoz içiyordum.

Yeniden başlayan filmin, neredeyse her karesi aynı heyecanla izleniyordu. Hayati Hamzaoğlu’nun, üçüncü kez Nil Göncü’yü kaçırması, onu ellerinden bağlayarak sürüklemesi, tecavüz etmesi bütün salonu heyecanlandırmıştı. Ayıplayanlar, kınayanlar oldu, “Hiç galıbının adamı deelmiş.”, “Zorlan olur mu yav?” dediler. Kınayanlara “Sen olsan yapman mı?” “Gıza bak yav, bembeyaz teni va.” diye yanıt verenler de vardı. Buna karşılık filmin sonunda, kuyuya inen adamı kızın taşlaması herkes tarafından kabul görmüştü. “Hah şöle, zorla güzellik olur mu?”, “Vur gız, at daşı”, “Helal olsun, namıslı gızmış.” dediler.
video

Perde de “Son” yazısının görülmesiyle film bitmişti. Salondaki seyirciler yavaş yavaş sağa sola dağılırken hala film üzerine konuşuyorlardı. Makaraları çıkaran babam makineyi yine dinlenmeye almış toparlanıyordu. Filmin yeniden gösterilmesini isteyenler oldu. Onlara, “Aşam olmadan Dikici köyüne gitmemiz lazım, yarın dönünce savcı izin verirse, gene gelir oynatırım.” dedi, babam. Döşeklerin pencerelerden alınmasıyla ortam daha bir aydınlanmış, pencerelerin açılmasıyla da içeriye temiz hava girmişti. Makaraları teneke kutusuna yerleştiren babam, bir mahkumun getirdiği beyaz perdeyi de çantaya koydu. Hoparlörü söküp gelince makineyi stop etti. Filmi bir masada izleyen Mehmet Ağa yerinden kalkmamış, oturduğu yerde hala kutlamaları kabul ediyordu. Ahmet’in çayları getirmesiyle babamı yanına çağırdı.

Mehmet Ağa bana yine gazoz söylemişti ama bu defa zor içiyordum. Onlar çaylarını bitirmek üzereydi. Ben daha yarıya bile gelememiştim. Konuşmaları yine film üzerineydi. Tam o anda, merdivenlerin oradan birisi “Ağam, Cırt Mısa’yı vurdular.” diye bağırdı. Çok kısa bir sessizlik oldu. Herkes şaşkınlık içindeyken, Mehmet Ağa’nın yanına gelen adam soluk soluğa anlatıyordu. “Daşlı Remzi’nin köylüsü Küçük Rasim va ya, hela da şişlemiş Mısa’yı, Fatme’yi sana yar etmem ülen diye.” bağırıyordu.

Babamla, askerlerin nöbet tuttuğu boyaları dökülmüş demir kapıdan çıkarken jandarmalar da cezaevinden çıkardıkları Küçük Rasim’i şimdilik karakola götürüyorlardı.

30 Eylül 2007

Forum Tauri

Güneşin her doğuşunda sarıya boyanan eski İstanbul sokaklarının arasından yüküne göre hızlıca yürüyordu. Caddeye yaklaştıkça eski evler geride kalıyor, yakın zamanda yapılmış apartmanlar gittikçe büyüyordu. Otobüs durağına vardığında serin havaya rağmen ter içinde kalmıştı. Büfenin önünde durup, omzundaki muz kolisini yere bıraktı. Bir bilet istedi. Verilen bileti almadan önce ceplerini bir kaç kez karıştırdı. Parasını bekleyen büfeciye “Paramı evde unutmuşum. Telefon jetonu versem olur mu?” diye sordu. Onay alınca büyük jetonu uzattı. Biletle birlikte bir miktar da bozuk para veren büfeciye teşekkür etti. Beyazıt’a giden otobüs görününce koliyi kucağına aldı. Açılan kapıya gelen başka yolcu yoktu. Rahat bir hareketle bileti kutuya atıp orta kapının hemen yanındaki koltuğa oturmadan önce koliyi de yanına yerleştirdi.

Dün akşam iş dönüşü vermişti kararını. Eve gelir gelmez de satacağı kitapları raftan ayırmaya başlamıştı. Ayırdıklarının bazılarını hala okumamıştı. Ne yaptığını soran eşine “Daha önce de konuşmuştuk, biliyorsun. Yarın Beyazıt Meydanı’nda kitap satacağım.” demiş, “Satılmasını istemediklerin var mı?” diye de eklemişti. Olumsuz bir yanıt almayınca çalışmasına devam etmişti. Muz kolisine kitapları yerleştirirken, eşinin “İmzalı olanları satmıyorsun değil mi? ” uyarısını “Hiç yapar mıyım?” diye yanıtlamıştı.

Zorlamalara rağmen henüz bulvar olamamış, genişletilmiş caddeye dizili binaları, iş hanlarını, bunların arasında eğreti kalan tarihi eserleri izliyordu ki “Fazla biletiniz var mı?” sorusuyla kendine geldi. “Maalesef yok” diye yanıtladı. Yeniden dışarı bakarken büfeden yaptığı alışverişi düşündü. Paramı unuttum diyerek cebindeki jetonu vermişti. Bir gülümseme yayıldı yüzüne. Akşamı, eve dönüşü düşünüyordu. Gülümsemesi bir an donuklaşır gibi oldu. Kendi kendine “Endişeye gerek yok, yapabilirsin” dedi. İşyerinden biri görürse diye aklına gelen düşünceyi de “Görürse görür, ayıp mı? Ya ne yapacaktım?” diye uzaklaştırdı. Otobüsün meydandaki durağa yaklaşması ile karmaşık düşünceleri bırakıp iniş düğmesine bastı. Koliyi kucakladığı gibi açılan kapıdan indi.

Karşıya geçip alana doğru yürümeye başladı. Valizlerinden çıkardıkları kalitesiz saat, jilet, bebek, kazak gibi eşyaları satma derdinde turist kadınlar gördü. Zabıtalar satıcılara göz yumuyor olmalıydı. Bavullarını sürükleyen turistler geçti önünden. Park halindeki araçların arasından geçince kuş kadar kalmış olan alanı neredeyse yarılamıştı. Havuzbaşı’nın orada biraz soluklandı. Havuzun iyice azalmış kirli suyu çöp içindeydi. “Sait Faik iyi ki bunu görmüyor” diye düşündü. Yangın kulesinin rengi maviydi. Sevindi. Caminin sağ tarafında bekleşen polisleri, polis oto ve otobüslerini gördü. Sanki başka bir şehirden gelmiş gibiydiler. Cümle kapısına gelince kitapları omzundan indirip etrafı izlemeye başladı.

Üniversite kapısı çoktan güneşle buluşmuş, kütüphaneye misafirlerin gelmesine ise henüz vakit vardı. Sahaflar Çarşısı’na, Mercan’a, Şehzadebaşı’na, Gedikpaşa’ya, Laleli’ye, alanın orasından burasından, telaşlı, telaşsız geçenleri izledi bir süre. Bakışları az ilerdeki zabıta aracına takıldı. Mimarların, mühendislerin çoktan terk ettikleri bu soluk ve unutulmuş alanı onlar da birazdan terk edecek ve alan her zaman olduğu gibi işportacıların bayramına dönüşecekti. Oysa bilim ve dinin Osmanlı tarzı buluşma yeri olan bu alanın o ilk bıçak darbesini alana kadar ne kadar renkli, ne kadar canlı bir yaşamı olmalıydı.

Osmanlı elinin daha değmediği, bronz boğa başlarının bulunduğu zamanlardaki orijinal adını anımsayamadı. İçinden “Boğa Alanı” dedi. Sonraki adlarını saydı “Saman Pazarı, At Meydanı, Hergele Meydanı, Hürriyet Meydanı”. Tarihi ayaklanmalar, katliamlar yaşamış, idam sehpaları görmüş alanın adı artık kimsenin umurunda değildi.

Kapının diğer yanında kitaplarını çıkarmış satıcı ile selamlaştı. Caminin, kütüphaneye bakan kısmında sabit kitap tezgahları vardı. Kestane ağacının altında ise Çınaraltı Kahvesi. Satıcının da oluru ile çıkardığı naylonu serip kitapları üzerine yaymaya başladı. Onun “Hepsini çıkarma! Birazdan zabıta gelir, toplamak zorunda kalırsın. Öğleden sonra gider onlar” uyarısına uydu. Sergiyi açmayı yeni bitirmişti ki, genç bir kızın kitaplarını izlemesinden hoşnut oldu. Özdemir Asaf ve Edip Cansever’in iki kitabını sattığında bu iş olacak diye düşünmeye başladı. Bir sonraki müşteri de Nazım’ın ‘Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’ kitabını aldı. Keyiflenmişti, ama bu uzun sürmedi. Zabıtaların uyarısı ile kitapları toplamak zorunda kalmışlardı.

Adının Adnan olduğunu öğrendiği satıcı ile kısa konuşmalar içindeyken, geçen çay servisinden iki çay aldı. Birkaç kitap daha satsaydı ilk düşü gerçekleşmiş olacaktı. Yine de akşama kalmadan gerçekleşmiş düşleri elinde eve döneceğine inanıyordu. Kendisini tarihte, atını, ineğini satmaya gelmiş biri olarak hayal etti. İnsanların onca çalışmaya rağmen hala bir şeylerini satmak için buraya gelme nedenlerini düşündü. Onlar da kış yaşadılar elbet. Kömür almayacaklarına göre harç ve salmalardan, belki de kuraklıktan satıcı olmuşlardı.

Öğleye doğru kitapları tekrar naylonun üzerine dizdi. Yanlarına bir satıcı daha gelmişti. Önlerindeki alan ise tamamen işportacılar tarafından işgal edilmişti. Yerli ve yabancı satıcılar alanı tam bir curcunaya dönüştürmüştü. Mont, kazak, çorap, hırdavat malzemesi, muz, köfte ekmek, peynir, salam, sucuk, org, kaykay, oyuncak satanların oluşturduğu görüntü hiçbir semt pazarında bulunamazdı.

Sonradan gelen satıcı kitapların yanı sıra vaaz kasetleri de satıyordu. Bunun için çalıştırdığı teypten gelen sesin sahibini daha önce duymuştu ama sesiyle tanışması ilkti. Kah sertleşen kah ağlayan sesi istemeyerek de olsa dinliyordu. Sergisine gelenlerle birlikte kendi kitaplarına bakıyor, onlara ilgilendikleri kitaplar hakkında kısa bilgiler veriyordu. Sahaf olduğunu söyleyen biri tüm kitapları almayı teklif etti. Bunu kabul etmedi. Bir saat içinde onu aşkın kitabı zaten satmıştı. Adnan’ın da söylediği gibi, çoğunun yeni baskısı olmadığından kolay satıyordu. Satılanlar arasında basımı yasak olan Tanilli’nin ‘Uygarlık Tarihi’, üniversitenin tiyatro kolunda oynadığı tiyatro kitabı da vardı. Oysa İonesco’nun ‘Kel Şarkıcı’sını ne kadar aramıştı.

Sergiyi Adnan’a bırakıp koşar adımlarla Sahaflar Çarşısı’na yöneldi. Osmanlıdan beri yaşayan çarşıyı geçip, Fesçiler kapısından Kapalıçarşı’ya girdi. Tarihi çarşının ışıltısına takılmadan sağdaki ilk sokağa çıktı. Mağazayı eliyle koymuş gibi buldu. Raftaki bordo çantayı istedi. İçinde birçok gözü olan orta boy şirin bir çantaydı. Daha önce eşi ile birlikte gelmişti, fiyat sormasına gerek yoktu. Çanta paketi elinde sevinçle geldiği yolu geri döndü. Paketi özenle kolinin içine yerleştirdi. Adnan’dan, Bir Gün Tek Başına’nın satıldığını öğrendi.

Yandaki sergiye gösterilen aşırı ilgi dikkatini çekmişti. Kitapların hepsi yeniydi. Alınanlar Çile, Minyeli Abdullah, Bize Nasıl Kıydınız gibi kitaplardı. Teypten gelen yarı ağlamaklı ses, “Ey açılmaz kapıları açan Rabbimiz! Şimdiye kadar lütfedip açtığın binlerce kapı gibi, Ayasofya’nın paslı kilitlerinin pasını çöz” diye dua ediyordu. Tedirgin oldu. Döndü Havuzbaşı’na çevirdi bakışlarını. Hacer anayı aradı. Onun Trakya şivesi ile “Ali Sofya” demesi geldi aklına. Ne kadar doğaldı. Ali Sofya’nın paslı kilidi açılmış olsaydı, Hacer ananın İstanbul gezisi Mahmutpaşa yokuşu kadar olacaktı diye düşündü. Ayasofya, Harbiye Nezareti ve Havuzbaşı’ndan habersiz, sergilere uyanık gözlerle bakan kalabalığı izledi.

Öğleden sonra tam acıkmıştı ki eşi geldi. Birbirlerini görünce çok sevindiler. “Hoş geldin,” “Kolay gelsin” dediler. İkisinin de gözleri parlıyordu. “Sana yiyecek getirdim.” “Çok teşekkür ederim, zahmet etmişsin” derken, koliden az önce aldığı paketi çıkardı. “İyi ki doğdun canım, nice güzel yaşlara” dedi. Ellerinde paketler sarmaş dolaş oldular. Sonra paketi açan eşini izledi. Yeniden sarılan eşinin mutluluğu içini bir hoş etti, “Buraya gelmekle ne iyi etmişim” diye düşündü. Yine de alana takıldı gözleri. Kendisinin de alandaki çirkinliğe katkısı yok muydu?

Eşine, nasıl geldiğini sormadı. Yandaki sergiden gelen sesi sorgulayan bakışlarını görünce, “İrtica, acayip çalışıyor adamlar, ne yazık ki çok da ilgi görüyor” dedi. Onun “Yasak değil mi?” sorusuna gülümsedi. “Neden yasak olsun ki, sadece dua ediyor, türkü söylese hadi neyse” dedi. “Yakından baktım, meğer adını sanını duymadığım ne hocalar varmış” diye ekledi. “Adam, ilgilendiğimi görünce bir kaset hediye etmek istedi, ‘istemem’, dedim”. Birlikte aynı yöne bakarken, teypten gelen “On sekiz yıl yasaklanan ezanı hürriyete kavuşturandan Allah razı olsun” sesi üzerine eşine baktı. Donuklaştığını, yüzünün asıldığını gördü.

Onca mimar dururken, kendisini baş mimar ilan edip şehri bıçaklayan kişiyi anımsadı. O günleri kayınvalidesi anlatmıştı. Şimdiki Vatan Caddesi’nin, Oğuzhan Caddesi ile kesiştiği köşeye yakınmış evleri. Altı yıl önce borç harçla almışlar. Baş mimar caddeye geldiğinde söze bile gerek duymuyor, istimlak sırasının kime geldiğini belirtmek için burnuyla işaret etmesi yetiyormuş. Konu komşu titreşerek, sıranın kendilerine gelmemesi için dua ediyorlarmış. Ne bir ev ne de para verilmediği gibi, insanlar evlerinden apar topar çıkarılıyor, herkesin gözü önünde İstanbul cinayetleri işleniyormuş. O gün, edilen onca duaya rağmen, istimlak sırası kendilerine de gelmiş. Önce buna dayanamayan yaşlı anasını, sonrada evini kaybetmiş. Yakınlarını, evlerini, hayallerini, anılarını kaybeden, sokağa atılan insanlar bu kez beddua eder olmuşlar. Ona göre baş mimarın geçirdiği uçak kazasının nedeni de buydu.

İnanılır gibi değildi. Tarihi dokunun karnı ortadan yarılmış, eski evler, asırlık eserler, meydanlar yok edilmişti. Hilton, Divan gibi oteller yapılırken, zaten göç almaya başlayan şehrin tüm kapıları ardına kadar açılıvermişti. Artık, Şehri İstanbul çarpık kentleşme için hazırdı. Yaşanan bu kıyıma ne muhalefetin, ne basının, ne de özerklik peşindeki üniversitelerin sesi çıkmıştı.

Eşine bakıp bunları düşünürken, kalabalık iyice artmış, etraftan gelen sesler bir uğultuya dönüşmüştü. Genç biri kitaplara bakıyordu. İsmail Tunalı’nın ‘Estetik’ eserini incelediğini görünce “Öğrenci misiniz?” diye laf attı delikanlıya. Beklediği yanıtı alınca, bölümünü sordu. Mimarlıkta okuduğunu duyunca heyecanlandı. “Size bir şey sormak istiyorum, biliyor olmalısınız.” Kitapla ilgilenmeyi bırakıp, merakla kendine bakan delikanlıya, “Bu meydanın tarihteki adı nedir?” diye sordu. “Tarihteki adı mı?” diye soruyu yinelemesi ve yanıtı tez oldu. Bilmiyordu. “Çok mu önemli, neden sordunuz?” dedi. Üzüntüsünü belli etmemeye çalışarak; “Yok yok, önemli değil, az önce birisi sormuştu da” dedi. Hediye etmekten vazgeçtiği kitabın fiyatı sorulunca yüksek bir fiyat söyledi.

Mimar adayı uzaklaşırken, eşine “Hadi gidelim” dedi.

21 Ağustos 2007

Ceviz Ağacı

Evimizin hemen yanından geçen, onca ovayı en verimli topraklara dönüştürdükten sonra Ege’ye dökülen nehir, bu görevine yaşadığım kasabanın girişinden başlardı. Dağın yarıklarından taşarak bulunduğu yerde bir gölet oluşturduktan sonra kasabanın içinden kıvrımlı bir gezinti ile yoluna devam ederdi. Kasabadaki bütün yolları izleyen küçük su yoları da bu kaynaktan beslenirdi. Yol üstünde yaşayanlarda ellerinde bir aletle bu suyu yola serpiştirir, geçici de olsa bir ferahlık yaratır, tozdan da korunurlardı.

Tarihte, Seha, Marseyas, Miandros gibi isimler taşıyan nehir birçok efsanelere konu olmuş, müzik yarışmalarına da ev sahipliği yapmıştı. Nehrin en küçük hali ile geçtiği yerdeki koca böğürtlenlerin, söğüt ağaçlarının, pırtlakların az ötesinde taştan yapılmış iki katlı evin giriş katında otururduk. Bir yanı da yol olan evimizin önünde geniş bir arazi, arazinin yol tarafında ise upuzun, görkemli koca bir ceviz ağacı vardı.

Ağacın yaz sonunu beklemeden yediğim meyvesi genelde acı olurdu. Bu yetmiyormuş gibi ellerimde her defasında sanki kına yakılmış gibi renk alırdı. Bazen ölçüyü fazla kaçırdığımda midemi bozardım ama yinede ceviz yemekten vazgeçmezdim.

Onun büyük gölgesi de pazarın kurulduğu günlerde kasabaya gelen köylülerin buluşma yeriydi. Getirdiği öteberiyi satan, ihtiyaçlarını tamamlayanlar gölgelik yerde toplaşır, pazarı yapmış şehri de gezmiş olmanın mutluluğu ile gidecekleri traktörün yola çıkacağı zamanı beklerlerdi. Erkekler daha çok kahvede oyalandıklarından, gölgeye sığınan kadınların bekleyişleri bazen akşamı bulurdu. O bekleyiş anında nedense evimizin kapısı sık sık çalardı.

Pazarın kurulduğu gün sabah erkenden kalkar, haftada bir gün sebze meyve satan babama yardım ederdim. Önce aldığı sebze meyve kasalarını taşır, sonrada sergiyi düzenlerdim. Pazarda bir hareketlilik başlayınca da sergiden ayrılır, toptancıdan aldığım deterjanı satardım. “çamaşıra bulaşığa güneş” diye bağırarak öğleye kadar satış yapar, haftalık harçlığımı çıkarırdım. Bazen daha fazlasını da kazandığım olurdu ama yorulduğumdan olsa gerek öğleyin satışı bitirir eve dönerdim.

O öğleden sonra çalan kapıyı açtığımda su isteyen bir kadınla karşılaşmıştım. Yakınlarda çeşme olmadığından bu istemi hiç yadırgamamıştım. Buzdolabından aldığım suyu bardakla ikram etmiştim ancak isteklerin arkası kesilmiyordu. Ağacın altında kim varsa kapıya geliyordu. Zil çaldığında bir kadının yine su istemek için kapıda olduğunu biliyordum artık. Bunu bildiğimden muziplik yapıp, su dolu bardakla kapıyı açardım. Elimde suyla karşısında beni gören kadın oldukça şaşırırdı. Tabi bazen kadının yerine, amcamı, teyzemi görünce de ben şaşırırdım. Ceviz ağacının o gölgesine rağmen aygın baygın bir yüzle gelenler, suyu içince biraz kendine gelir, dualı bir teşekkür ederdi. Bunlar içinde Hızır olduğuma inananlar bile vardı.

Hızır değildim ama bir hınzırlık daha yapıp annemin vişne reçelini bir geniş kapta sulandırıp “buzzz gibi vişne” diyerek ağaç altında bekleyen kadınlara satmaya başladım. İçen bir daha içiyordu, ta ki evdeki vişne reçeli bitene kadar.

Daha sonra öğrendim ki her ceviz ağacı bir ressammış meğer. Gölgesinde oturan kim varsa meyvesinin üzerine resmedermiş. Ben yanında sepeti olan başı yazmalı kadınları çok gördüm. Gittiğinizde gülümsemeyi unutmayın.

17 Temmuz 2007

Kıtipiyoz

Her yolculuğumda olduğu gibi yine trenin yemekli vagonuna oturmuş çayımı içiyordum. Pencereye perde olmuş geceye bakıp kimi zaman bir istasyonun, kimi zaman da doğanın bu siyah perdeyi aralamasını izliyordum. Gecenin sonu yaklaşırken neredeyse yolculuğun da ortasına varmış olacaktım. Küçüklüğümden beri çok severdim trenleri. Diğer ulaşım araçlarından çok farklıydılar. Garlara girişlerinde, çıkışlarında üniformalı bir görevli mutlaka ona eşlik ederdi. El sallayanları da hiç eksik olmaz trenlerin. Hele çocuklar, hem trenlerin hem de yalnız yolcuların gönlünü alırdı.

“Oturabilir miyim?” diyen sese baktığımda kısa bir şaşkınlık geçirdim. Yine de hemen “buyurun hocam” dedim. Bu kez şaşırma sırası ondaydı. Kendimi tanıttım ama sanırım buna da gerek yoktu. Yakın zamanda, sosyal demokrat bir partiden İstanbul’un büyük bir ilçesinin belediye başkanlığına aday olan ancak kaybeden hocam öğrencilik dönemimde neredeyse linç edilmeme neden olacaktı.

O gün, yeni uygulama nedeniyle dersinden sınav yapacağını belirttiğinde, birkaç arkadaş söz almış; kazanılmış haklarımızdan bahsetmişti. YÖK’e dahil olamayacağımızı, bunu da idare hukuku profesörü olarak en iyi kendisinin bileceğini vurgulamışlardı. Bende söz almış, ”yasanın soyadı ile müsemma olan uygulayıcısının yüzlerce öğretim görevlisini doğradığını, şimdi de yapılacak vize sınavı ile çalışmak zorunda olan öğrencilerin doğrudan başarısız olacağını, bu sınavın yapılmaması gerektiğini belirtmiştim. Kendisi, “Haklarınız olabilir, istemeyerekte olsa bu dersten vize sınavı yapmak zorundayım” diye yanıtlamıştı.

Öğrencilerin istemlerini göz ardı eden hocam, ilk vize uygulamasını başarıyla gerçekleştirmişti. Sınav başladığında gelenleri de sınıfa almamıştı. İkinci derste salonda görülmemiş bir kalabalık vardı. Çoğu öğrenci vapurların çalışmadığını, trafik nedeniyle geciktiklerini vize sınavını bir kez de kendileri için yapmasını istiyordu. Bu istekler onu oldukça keyiflendirmişti. Sınıfa “peki kimler vizeye giremedi, bir görelim” diye seslendiğinde, bende arkadaşlarıma destek olsun diye kolumu kaldıranlar arasındaydım. En arkada olmama rağmen, onca kişinin arasında beni gören hocamın beni göstererek “aranızda sınava katılmasına rağmen katılmadım diyen arkadaşınız var, bu ne saygısızlıktır” diyerek sınıfı terk etmişti. Bunun üzerine birden birkaç kişi üzerime yürümüş ama arkadaşlarımın sayesinde olayı tehlikesizce atlatmıştım.

Yolculukta bunları konuşmanın hiçte yeri değildi. Hocamı selam verdiğine pişman etmedim. Çaylarımızı yudumlarken, o yeni üniversitesini anlattı, bende yaptığım işi. Birde özel bir soru sorusu vardı hocamın; öğrenciler arasında bir lakabı var mıydı? “Yok hocam” dedim, var olanı söyleyemezdim. Tren, hocamın yeni görev yapacağı üniversitenin bulunduğu şehre varınca birbirimize başarılar dileyerek ayrıldık.

Şimdilerde bir renk daha değiştiren hocam, yeni bir yasa hazırlama sorumluluğunu üstlenmiş bir vekil adayı. Sadece bu sorumluluk bilinci ile aday olmuş. Mangalında kül kalmamış durumda. Umarım ben yanılmışımdır. Yeni görevinde başarılar hocam, bakın lakabınızı yine de söylemedim.

02 Temmuz 2007

Cesur Yürek

Üniversitenin son yılında bir dersten kalınca canım çok sıkılmıştı. Artık öğrenci yurdunda kalamazdım. Sadece başımı sokacak bir yer değil, iş de bulmam lazımdı. İş bulmak için ise askerliğimi yapmış olmalıydım. Askerlik için mezun olmam ve en az bir yıl sıra beklemem gerekiyordu. Hani adam evi kiralamak istemiş de “Bekara veremeyiz” demişler, kızı isteyince “İşsize kız vermeyiz”, iş deyince de “Önce askerliğini yap” diye yol göstermişler ya, benimkisi de o hesaptı işte. İçinde bulunduğum bu kısır döngüye rağmen kasabaya dönemezdim, geçici de olsa bir iş bulmalıydım. İşte bu süreç beni o cesur aydınla tanıştıracaktı.

Levantenlerden, Rumlardan, Ermenilerden kalma eski apartmanları, Musevileri İslam’a özendirmek için yapılmış görkemli bir camisi bulunan semtin ünlü caddesinde dolaşıyordum. Hepsi semtin varlıklı insanlarına hitap eden, giyimden aksesuara, kuyumcudan beyaz eşya satıcısına kadar birçok mağazanın bulunduğu cadde oldukça hareketliydi. Kendi adına düzenlediği edebiyat ödülleri ile tanınmış kitabevine geldiğimde kapıda gördüğüm ilan, işi bulduğumu müjdelemişti bana.

İş tamamdı. Gecekonduda yaşayan arkadaşım Erdal’a sığındım mı, barınma sorunum da çözülecekti. İki odalı gecekonduda arkadaşımın altı kız kardeşi, 10 metrekareden küçük ek bölümde ise kendisi kalıyordu. Tek sorun bu bölümün tuvaleti olmamasıydı. İhtiyacı dışarıda halletmek lazımdı. Yoksa bir gün evin hemen yanındaki incir ağacın kuruması kesin gibi bir şeydi.

İşe başladıktan kısa bir süre sonra gösterdiğim uyuma kendim de şaşırmıştım. Kitapları yakından tanıyor olmam, dağıtıcılarla, yayınevleri ile kurduğum ilişkiler beni aranılan biri yapmıştı. Cağaloğlu ile kitabevi arasında koşuştururken yeni çıkan kitapları ilk gören olmanın, bunları okuyucuya iletmenin mutluluğunu yaşıyordum. İmza günü için, sohbetler için gelen yazarlarla tanışmak başka bir güzellikti. Tek sorun işin çok erken saatte başlaması, akşam da geç bitmesiydi. Neredeyse 14 saatlik bir çalışma demekti bu. Yasal çalışma süresini iş hukuku okuduğum için çok iyi biliyordum ama ortaokul mezunu patronum bunu hiç önemsemiyordu. Bende bu sorunu kısa zamanda yasal olmayan yollardan çözmeyi öğrendim. Bazen bir yayınevinde, dağıtıcıda oyalanır, bazen de Galata Köprüsü’nde olta balıkçılarının arasından İstanbul’u seyrederdim. Arada bir de geç giderdim işe. O zaman da patronumun çenesi öyle bir açılırdı ki, kapanışı dükkanın kepenkleri ile birlikte olurdu.

Birde kitabevinin, bitişikteki apartmanın birinci katında, Aziz Abiyle birlikte kiraladığı, büyük bir dairesi vardı. Dairenin arka bölümünü biz, yola bakan ön tarafını ise İstanbul’da olduğu zamanlar Aziz Abi kullanıyordu.

Onlu yaşlarımın hemen başlarında kitaplarından tanıdığım yazarı karşımda gördüğümde çok heyecanlanmıştım. Adımı bile, ancak kısa süreli bir bellek kaybından sonra söyleyebilmiştim. O, tek başına savaşan 68 yaşında bir Don Kişot’tu. Vakitli vakitsiz kapıyı çalmalarıma asla kızmaz, yakınlarda bir yerde ise kapıyı kendisi açar, değilse ben açardım. Kitabevinin oturma alanında yazarlar dedikodu üretirken, o sürekli çalışma halinde olurdu. Aralarına katıldığını hiç görmezdim. Mutfağında bizim için her zaman meyve başta olmak üzere çeşitli yiyecekler bulunduran yazara nasıl cimri derlerdi, anlayamazdım. İsteğim üzerine, okuldan uzaklaştırılan bir öğretmen arkadaş ve onun ailesine, kurmuş olduğu vakıfta iş sunan Aziz Abi çok farklıydı.

Orada çalıştığım süre içinde felç geçiren, sağ kolu tutmayınca sol koluyla yazmayı öğrenen Aziz Abi yılmak nedir bilmezdi. Aydınlar Dilekçesi’ni de o hazırlamış kendini vatan haini diye suçlayanı da kişilik haklarıma saldırdı diye mahkemeye vermişti. O, boyu kadar eser yazmış koca bir devdi.

“Ey benim halkım / Ey benim eli açık, gözü kapalım”, “Benden hakkın çoktur…” diyen Aziz Abi’yi hiç unutmayalım.

01 Haziran 2007

Mavi Karanlık

İstanbul’da su gibi geçen zaman taşrada sanki bir kaplumbağa hızıyla ilerliyordu. Yazın bunaltıcı sıcağı, küçük dertleri ile baş başa yaşayan kasaba insanlarını huzur içinde sarmalamış, sokakları alabildiğine sessiz yapmıştı. En işlek yerde sergi açan birkaç manav, açıktaki tezgahlarını korumak için güneşte durmaktan rengi kaybolmuş şemsiyelerle önlem almış ama kendileri bir çardak altına saklanmışlardı. Aynı çardak altında bekleşen kavun karpuz satıcıları ise bir bina duvarına yığılı mallarını ince kilimlerle örtmüştü. Kahvehaneler, pastaneler, bakkallar, kasaplar, manifaturacı, nalbur hepsi bir şekilde güneşin yakıcı etkisine karşı durmaya çalışıyorlardı. Miskinlik için ise yapılacak pek bir şey yoktu.

Bende bu havaya uyum sağlamış, sessiz günler geçiriyordum. Güne öğleye doğru aldığım gazete ile başlıyor, kahvaltı sonrası daha çok eğitimci arkadaşlarımın olduğu kahveye gidiyordum. Burası diğer kahvelerden farklıydı. İki satranç takımı, çok iyi oyuncuları ile bilardo masası vardı. Aksama doğru yeşillikler içindeki Santral Parka ya da tarihte ilk müzik yarışmasının düzenlendiği Suçıkan Parka giderdim. Akşamları genelde evde oluyor arada bir filme göre sinemaya gittiğim de oluyordu. Evde, sokağa bakan balkonda, annemin serdiği döşekte uyurdum. Herkes yatmaya gittiğinde balkona geçer, sokak lambasının demir aralarından sızan ışıkta kitap okuyup, radyo dinler, yıldızları seyrederek geç vakitte uykuya dalardım. Arada köye kaçar tarlada çalışır, bu dinginliğe biraz da olsa ara verirdim.

O sabah kapıyı açtığımda postacı Özgür ağabey ile burun buruna geldim. Nuray’dan beni Bodrum’a davet eden bir telgraf getirmişti. Güler’le beraber, Atatürk Caddesi’nde Mandalin Pansiyon da kalıyormuş. Bütün bedenimi bir sevinç dalgası kaplamıştı. Vedat Türkali’nin beğeni ile okumakta olduğum Mavi Karanlık romanı da Bodrum’da geçiyordu. Özgür ağabey de sevincime ortak olmuş, ikimizin de yüzünden mutluluk okunuyordu. Hep güzel haberler getirirdi. Üniversiteyi kazandığım gün ona bir horoz borçlanmıştım. Borcum borçtu. Nuray’a, kitaptaki olayların geçtiği şehre gitmeliydim, ama nasıl?

Konuyu çekinerek babama açtığımda beklediğim tepkiyi aldım. Bodrum’da ne işim varmış, para yokmuş. O kadar istiyorsam evin altında da bodrum varmış. Olmazmış. Çok canım sıkılmıştı. Bugüne kadar bir tatil istemim olmamıştı. Mutlaka Bodrum’a gitmenin bir yolunu bulmalıydım. Annemin de desteği ile akşam yemekten sonra yine Bodrum konuşuldu ama babam olmaz diyor da, başka bir şey demiyordu. Çaresizce, ikinci günde Bodrum deyince, babam “istersen git ama para veremem, oğlum” demişti. Bütün keyfim kaçmıştı. Nuray denizde beni bekliyor, bense kasabayı. Bir şey yapmalıydım. Daha önce de babam hayır demiş ama yine de çalışıp bisikletimi almış, dershane paramı ödemiştim.

Üçüncü gün akşam aklıma gelen planı uygulamak için erkenden pazara indim. Bir iki karpuz sergisini dolaşıp fiyatları öğrendim. Köyden gelen bir traktör de bulunca, beni Bodrum’a götürecek otobüsü bulmuş gibi sevindim. Traktör anlaştığımız saatte karpuz sergisine geldiğinde terazi işini de halletmiştim. Kilosu 200 liradan aldığım karpuzlarla, köye vardığımda ikindi vaktiydi. Hemen teyzemin elini öpüp, oğlu İhsan’ı sordum. İçerdeymiş. İhsan’a “çabuk, at arabasını hazırla, benimle geliyorsun” dedim. Az bir zaman sonra karpuzlarla yüklü at arabası benimle birlikte köyümün sokaklarında yavaş yavaş ilerlemeye başlamıştı. “Karpuzcu geldi, karpuzcuu”, “Barabaa buğdeye karpuzz” diye bağırmaya başladım. Buğday şehirde 350 liraya satılıyordu. Hava şehirdeki gibi sıcak olmadığı için miskinliğimden eser kalmamıştı. “Karpuzcu geldi, karpuzz, barabaa buğdeyee”.

Sesimi duyan, arabayı gören kadınlar, bir teneke ya da önlüklerde taşıdıkları buğdayla gelmeye başlamışlardı. Beni görenler, “a Ori, sen misin abam?”, “maşallah”, “valla abam, seninle evlencen gadın hayatta aç kalmaz” diyerek şaşkınlıklarını belirtiyorlardı. Terazinin bir gözüne koydukları karpuz kadar, buğday veriyorlardı. Bende aldığım buğdayı arabadaki çuvala dolduruyordum. Bütün karpuzları bitirdiğimde dört çuval kadar buğdayım, biraz da param olmuştu. Sabah kasabaya giden bir traktör bulmam hiç zor olmamıştı. Buğdayı satıp, borcumu ödediğimde vakit öğleyi geçmişti.

Hemen hazırlıklarımı tamamlayıp, bulduğum ilk araçla Bodrum’a hareket ettim. Geçte olsa Nuray’a gidiyordum. Bu benim ilk tatilimdi; şu mavi karanlığı keşfetme zamanı gelmişti.

Bodrum’a vardığımda gece olmuş saat 10’u gösteriyordu. Sorduğum ilk kişiden Mandalin Pansiyon’un az ileride olduğunu öğrendim. Koşarak gittiğim pansiyonda beni bekleyen haberi ise Güler’den aldım.

Anneannesi rahatsızlanan Nuray az önce kalkan otobüsle İstanbul’a hareket etmişti.

20 Mayıs 2007

Emek Sineması

Yetmişli yılların başlarında seyyar sinemacının film makinesini babam alınca köyümüzün salonu olmayan bir sineması olmuştu. Adı da Emek Sinemasıydı. Babam filmleri kışın kahvede, yazın evimizin çalılarla çevrili bahçesinde oynatırdı. Bahçede film gösterildiğinde kadınlarda filmi izleyebilirdi. Normalde 50 kuruş olan biletler kadınlar ve çocuklar için 25 kuruştu. Film başladıktan sonra kapıda kim varsa, ne kadar parası kalmışsa, onları da içeri alırdı babam. Akşam oynayan filmlerin dedikodularından etkilenen çobanlara da evin içinde ayrı bir gösteri düzenlenirdi.

En yakını seksen kilometre uzakta olan illerden kiralanan film köyde gösterildikten sonra, komşu köylere olan yolculuğuna başlardı. Bir öğle vakti yola çıkan at arabası “Mühür Gözlüm” ya da “Allı Turnam” türküleri eşliğinde, buğday, pancar, haşhaş tarlalarının arasından yavaş yavaş ilerlerdi. Arabada çoğunlukla Yılmaz Güney, bazen Fikret Hakan, Ayhan Işık, Sadri Alışık ve Cüneyt Arkın olurdu. Film değişim zamanı gelip çattığında, oyuncular köyden geçen trenle kasabanın yolunu tutar, bu kez de cezaevinde gösteri yaparlardı.

Sinema ile ilk tanışmam samanlıktan bozma, sonradan ahır olarak kullanılan bir yerde olmuştu. Üstü kamışla kaplı, toprakla örtülü, kerpiçten yapılmış bu yere Elif ablamla gitmiştim. Duvara iplerle gerilmiş bir çarşaf beyaz perde işini görüyordu. Düzgün kesilmiş kütüklerin üzerine konulan tahtalar da seyircilerin oturma yeriydi. Sinemada Ayşecik filmi oynuyordu.

Köy meydanına bakan, amcamın berber dükkanına ait duvara film afişlerini asma görevi bana aitti. Dükkanın penceresine çıkıp, demir parmaklıklara tutunarak yapardım bu işi. Afiş astığımı gören çocuklar hemen yanıma gelir, yoldan geçen kim olursa mutlaka durup beni seyrederdi. Ben de sanki okul direğine bayrak çekiyormuşum gibi işimi yavaş yavaş bitirirdim.

İlk yaptığım sinema duyurusunu, filmin gösterimi sırasında ve sonrasındayaşananları hiç unutamam.“Sayın sinemasever Yeşilhüyük halkına. Emek Sineması bu akşam, başrollerde Yılmaz Güney ve Pervin Par’ın oynadığı Hudutların Kanunu adlı muhteşem filmi gururla sunar. Senenin en güzel filminde ayrıca Erol Taş, Tuncel Kurtiz, Osman Alyanak ve Atilla Ergün oynamaktadır. Bütün sinemaseverlere duyurulur.” Israrlarım üzerine babam duyuruyu yapmam için mikrofonu bana vermişti. Filmin afişinde yazılanları ezbere bilmeme rağmen sesimin titremesini engel olamamış, çok heyecanlanmıştım.

Gösteri saati geldiğinde evimizin bahçesinin seyircilerle hınca hınç dolması beni çok sevindirmişti. Film güneydoğuda geçmekteydi. Toprağın verimsiz ve nerdeyse geçimin tek kaçakçılıkla sağlandığı bir sınır kasabasında yaşayan Hıdır'ın (Yılmaz Güney) kaçakçı olmamak için verdiği direnişi anlatıyordu film. Hıdır'ın kaçakcı Erol Taş yani Ali Cello ile silahlı bir çatışma sahnesi vardır. İşte tam bu sahne gösterilirken izleyicilerden Sülük Ahmet "Ülen bu Erol Taş geçen gün ölmedi mi? Şimdi ben vurmazsam anam avradım olsun" diye bağırarak ayağa kalkmış, tabancasını perdeye tutarak iki el de ateş etmişti. Çığlık çığlığa kaçanlara aldırmayan Eyüp Dayı onu kolundan tutmuş "otursana lan yerine Sülük, bu bir film, gerçek değil" demişti de, film kısa bir aradan sonra devam edebilmişti.

Ertesi sabah okulda önde kızlar olmak üzere, sınıf sınıf sıra olmuştuk. Müdür İstiklal Marşı’ndan sonra “akşam sinemaya gidenler buraya gelsin” deyince olacakları anlamıştım. Sıradan çıkıp, denileni yapmaktan, benim gibi çıkan birkaç öğrenciye katılmaktan başka çarem yoktu.

Sinemaya gitmek yasaktı ama ben gitmemiştim ki. Sinema bizim evdeydi. Yine de dayak yemekten kurtulamamıştım.

04 Mayıs 2007

Hıdırellez

Mayıs başıydı. Kuşluk vakti kasabaya ulaşması gereken tren gara girdiğinde neredeyse öğle olmuştu. İstasyona on dakika kadar yürüme mesafesindeki evimize vardığımda annemi temizlik yaparken buldum. Eşyaları salona yığmış, elinde bezi, yanında kovası yerleri siliyordu. Beni görünce çok şaşırmıştı. Habersiz gelmiştim. İşini bırakıp sevinçle sarıldı. Elini öperken “hayırdır anne, bu ne böyle, tüm evi toplamışsın? Nereden çıktı bu temizlik?” dedim. Mavi gözlerinden sevinç okunuyordu. Yanaklarımdan öperken, “yarın Hıdırellez ya, oğlum” dedi.

Kasabaya taşındığımızda ilk oturduğumuz ev geliverdi aklıma o an. İki odası, ortada geniş girişi olan evi badana yapan annem günlerce temizlik yapmış, bizi de evden uzak tutmuştu. Söylediğine göre Hıdırellez geliyormuş. Gelince de mutlaka temiz olan evlere uğrar, hane halkının dileklerini yerine getirirmiş. Ev isteyene ev, araba isteyene araba verir, boşalan çuvalları yiyecekle doldurur, yağ, şeker, un ve ekmek getirirmiş. Evde kalan kızlara koca getirdiği bile olurmuş.

Annemden öğrendiğim üzere, o gece evin duvarına yarım daire şeklinde dizdiğim taşlarla kendime bir ev yapmıştım. Evin içinde sırtımı duvara dayayıp, Ayşe ebemden güçlükle öğrendiğim duayı okumuş, Hıdır emmiye dileklerimi iletmiştim. Sınıfın en çalışkan öğrencisi olmayı istemiştim. O da sağ olsun dileğimi yerine getirmişti.

Sonraki yıl fazla yormadım Hıdır emmimi, aynı dileğimi yineledim. Aynı duvara yaslanıp bisiklet istediğimde ise, geç de olsa dileğim gerçekleşmişti ama o yıl sınıfta kalmıştım. Bunun üzerine, ileriki yıllarda bazı kızların adını söylemekten hep vazgeçtiğimi ama ikinci dileğim olarak iletmeyi de ihmal etmediğimi hatırlıyorum.

Her mayıs başında ve bayramlarda bir başka olurdu annem. Üzerine tatlı bir heyecan gelir, gözlerinin içi parlardı. Günlük temizlik işleri yetmiyormuş gibi, bu günlerin arifesinde evin altını üstüne getirirdi. Salondaki koltuğa otururken babamı sordum, temizlik başlayınca çarşıya kaçtığını öğrendim. Kardeşlerim Ankara’daydılar. Teyzemi, ninemi, amcamları sordum. Hepsi de iyilermiş, bir yaramazlık yokmuş. Çay koymak üzere mutfağa geçen annemin arkasından bende gittim. Komşularda iyilermiş, kiracımız Ali öğretmen de. “Anne, Hanife abla nasıl, evlenmedi mi daha?” dedim.

Ali öğretmenin kiracı olduğu geçen yılın başlarını anımsadım. Onun dul olduğunu bilen komşumuz Adile teyzenin evde kalmış kızı Hanife abla evimize pek sık gelir olmuştu. Bazen yalnız, bazen annesiyle gelirdi. Benim de evde olduğum bir gün Adile teyze, babamdan Ali öğretmenin ağzını bir yoklamasını istemişti. Hafifçe başını öne eğen Hanife ablanın mutluluğu yüzünden okunuyordu. Hıdırellez gecesi bahçedeki gül ağacının dibine Ali yazılı kağıdı gömdüğünü annemden öğrenmiştim. Ali öğretmenin bekar kalma düşüncesini ise babamdan.

“Hanife ablan evlendi ya oğlum, duymadın mı?” dedi, annem. Sevinç ve şaşkınlık içinde “Kiminle?” diye sordum. “Afyonlu birine gelin gitti” dedi. Heyecanla adını sordum. “İbrahim” dedi, annem. “Mesleği lağımcılıkmış”.

Afyonlu Lağımcı İbrahim’i duyunca, akşama Nuray yazılı kağıdı gül ağacının dibine koymaktan vazgeçtim.

30 Nisan 2007

Derya Gülü

O gün hava çok güzeldi. Kıbrıs’a giden amcama getirttiğim kot pantolonumun üzerine, seyyar satıcıdan aldığım İstanbul baskılı tişörtümü giymiş, keyif içinde Bakırköy yolunu tutmuştum. Günlerden perşembeydi ama tatil nedeniyle okul yoktu. Arkadaşım Nuray’la buluşacaktım. Bahar çoktan gelmiş, ağaçlar gibi insanlar da çiçeğe durmuşlardı.

İstasyon önünde beklemeye başlamıştım ki Nuray geldi. Kot pantolon üzerine giydiği yeşilli, morlu bluzu ile bir çiçek gibiydi. Açık kestane saçları kısa ve düz, iri gözleri ise yemyeşildi. Kararlaştırdığımız üzere sinemaya gitmek için sahil yoluna koyulduk. Ermeni kilisesine varmadan yol üstündeki Sayanora Sineması’ndan Derya Gülü filmi için iki öğrenci bileti aldım. Necati Cumalı’nın eserinden uyarlanan bu filmi Süreyya Duru yönetmişti.

Filmin başlamasına kadar olan zamanı değerlendirmek için sahildeki çay bahçelerinden Normandiya’ya gittik. Arkadaşlarla okul çıkışlarında sık sık buraya gelirdik. Çalışanlar da artık hepimizi tanıyorlardı. Taner’den işaretle çay istedim. Masadaki tavlayı açıp Nuray’ı oyuna davet ettim. Mahsustan yenildiğim oyundan ikimizde keyif almıştık, sonra sinemaya gittik. Yaşlı bir balıkçının öyküsünü anlatan film çok güzeldi. Sinemadan çıktığımızda öğle olmuş, havanında etkisiyle cadde daha bir kalabalıklaşmıştı. Rum kilisesinin oradan ilk buluştuğumuz yöne doğru gidiyorduk. Acıkmıştık. Köşedeki büfeden aldığımız döneri yiyerek yürümeye devam ettik.

Az ilerde çeşitli kıyafetlerin satıldığı Pelin Pasajına girme teklifi Nuray’dan geldi. İçeriyi gezmeye başladığımızda dönerimi de bitirmiştim. Sigara yakmak istediğimde son sigaramı film arasında içtiğim aklıma geldi. Vitrine bakmakta olan arkadaşımdan izin alıp caddeye çıktım. Köşedeki satıcıya gitmek için sağa dönüp yürümeye başladım. Daha önce burayı hiç bu kadar kalabalık görmediğimi düşünüyordum ki birçok insan slogan atarak caddenin tamamını dolduruverdi.

Caddeyi dolduranlar güçlü bir sesle “Yaşasın 1 Mayıs İşçi Bayramı” diye slogan atıyorlardı. Kendimi ilk kez bir korsan mitingin ortasında bulmanın şaşkınlığı içindeydim. Kenara çekilmek istedimse de direğe asılmakta olan pankart buna izin vermedi. Başka bir yöne gitme şansım ise yok gibiydi.

Sloganları omuzlar üzerine alınan birinin konuşması izledi, “Emekçi Halkımız” diyordu konuşmacı. Sesi gür, esmer biriydi. Üç yıl önce Taksim’de, beş yüz bin kişinin katıldığı mitinge kurşun sıkıp 34 kişiyi katledenlerin yakalanamayışını, kendilerine Taksim’e çıkma yasağı konulmasını eleştiriyordu. Arada atılan sloganlarda bulduğum boşluklardan kendime bir çıkış yolu arıyordum.

Bahsedilen olayın olduğu yıl taşradaydım. Gazetelerden öğrendiğim kadarıyla yaşananlar tam bir kışkırtmaydı. Bu olaydan sonra mitingler yasaklanmış, resmi tatilin adı da bahar bayramı olarak değiştirilmişti. 12 Eylül sonrasında ise tatile de resmiyetine de son verilmişti.

Tam kalabalığın içinden çıkmayı başarmıştım ki kurşun sesleriyle irkildim. Caddeyi dolduranlar bu sesle birlikte dağılmış, koşuşturmalı bir kargaşa başlamıştı. Soldaki sokağa saptığımda kurşun sesleri hala devam ediyordu. Kesinlikle en iyi koşucular arasında bende vardım. Önümde koşmakta olan bir teyze ile sağdaki apartmanın girişine sığınıverdik.

Nuray’ı sonraki gün kantinde bulabilmiştim.

16 Nisan 2007

Teneke Devirmek

Trenden iner inmez oyalanmadan doğru teyzeme gittim. Başka zaman olsa önce nineme uğrar, elini öper, getirdiğim selamları iletirdim. Ninem de önce aç olup olmadığımı sorar, tok olduğumu söylesem bile uzattığı parayla bakkaldan sucuk aldırırdı. Olmadı hemen bir tavuğu tutmamı söyler, akşam yemeğine pişireyim derdi. Bu sefer bunlarla kaybedecek zamanım yoktu. Zaten posta treni oldukça tehirli gelmişti.

Kapı önündeki sekide patlıcanları kurutmak üzere ipe dizmekte olan teyzem beni görünce gülen yüzü ile “hoş geldin Şeherlii” dedi. Elini öpüp, getirdiğim selamları ilettim. Yanına oturduğumda aç olup olmadığımı sordu. Aslında acıkmıştım ama tokum dedim. Her zaman ki gibi tırnak kontrolünden geçirdi beni. Bir önceki gün kestiğim için sorun yoktu. İçeri gidip geldiğinde elinde bir çanak peynir vardı. Taze peynir sevdiğimi bilir hep böyle yapardı. Hemen iştahla yemeye koyuldum.

Bisikleti istedim. Binmeyi öğrendim dedim. Gerçekte ise biraz öğrenmiştim. Bisikletçi Kiralık Veli’nin orda birkaç denemem olmuştu. On beş dakikası 75 kuruştu. İlk başlarda çok düşüyordum ama yılmamıştım. Dört bisikletten biri ince tekerlekliydi. Bunu kiraladığımda hiç düşmeden süremi tamamlamıştım.

Bisikleti verirken teyzemin tedirginliği dikkatimden kaçmamıştı. Oysa bostana ya da mısır tarlasına gitmek için kaç kez eşeğini vermişti. “Aman teyzem diggat et, frenle dudmuyo” deyince, bunun nedenini anlayıp, merak etmemesini söyledim. Bisikletin sağ pedalını üste getirip, hafif sola yatırdım. Sağ ayağımla pedalı buluşturdum, doğrulurken de pedala basınca doğduğum köyde bisiklete binmenin heyecanıyla yola koyuldum.

İki tekerlekli özgürlüğüm başlamıştı ama bir süre köy meydanında binsem iyi olurdu. Bu bisikletin tekerlekleri kalındı. Frenler teyzemin söylediği kadar kötü değildi, çok az da olsa tutuyordu. Birkaç tur sonra oradan uzaklaştım. Kahvede oturanların beni acemi sanmalarını istemiyordum. Yola koyulduğum gibi doğru höyüğün yanındaki harman yerine geçtim. Burada da biraz bindikten sonra Hatcaba’nın evin oradan dayımlara gitmeye karar verdim. Giderken evlerinin önünde Seyfi’nin kızı Neşe’yi gördüm. En son ne zaman gördüğümü hatırlamıyordum ama görmeyeli çok güzelleşmişti. Daha bir coşku ile pedalları çevirdim.

Efe dayının kahvesinin önünden geçerken ninemi az ilerdeki evinin önünde oturur buldum. Yanına varınca bisikletten inip elini öptüm. Ne zaman geldiğimin, neden uğramadığımın hesabını verdim. Selamları iletip, aç olmadığımı da söyledim. Neşe’nin uzamış saçları ve çilli yüzü aklımdan çıkmıyordu. Gözleri yemyeşil, burnu da küçücüktü. Akşama yatmaya gelirim diyerek ninemden izin istedim. Bisiklete atladığım gibi biraz önce geldiğim yola döndüm. Neşe hala orada olmalıydı.

Kahvenin yanından geçip, köşedeki Şerif’in evine vardığımda yeterince hızlanmama rağmen pedalları çevirmeye devam ettim. Uzaktan Neşe’nin az önceki yerinde olmadığını gördüm. O günlerde ilk kez bakkal dükkanı açan Seyfi emminin evi iki yolun birleştiği köşedeydi. Evin kapısı bulunduğum yolda, bakkal dükkanının girişi ise sağ taraftaydı. Bundan sonra alışverişlerimi artık babasından yapardım. Köşeye yaklaştığımda rüzgar olmuştum. Neşe ise hala görünürde yoktu. Sağdaki yolda olmalı diye düşünerek o tarafa döndüm.

O hızla dönünce dükkanın önünde bekleyen Neşe’yi gördüm. Varilden bir tenekeye gazyağı dolduran babası ile ellerinde şişelerle bekleyen kadınları fark edince donup kalıverdim. Bisiklet tamamen kontrolümden çıkmış, üzerine gittiğim insanlar bana yol vermek için kaçmaya başlamıştı ama ortada duran gaz tenekesini almayı akıl eden yoktu. Ben, bisiklet ve içi boşalmış teneke yerdeydik. Neşe’nin kahkahaları, gazyağı ile birlikte yerin dibine gitmemi kolaylaştırmıştı.

09 Nisan 2007

Bir Sınav Öyküsü

Taşradan gelince üniversitenin özgür havasına kendimi kaptırmış günümü gün ediyordum. Başlarda erkenden okula gelip, derslere girmek gibi bir alışkanlık edinmiştim. Ancak bu durum toyluğumu üzerimden atana kadar sürdü. Kısa bir süre sonra kendimi kantinin müdavimlerinden biri olarak buluverdim. Onca güzel kızı bir arada gördükten sonra derslere falan girmiyordum.

Bunun böyle olacağını kayıt gününde anlamıştım zaten. Elimde belgelerimle kayıt bürosuna vardığımda, önümde bekleyen kızları görünce içim hoplamıştı. Sıradaki tek erkek bendim. Okuduğum lisede bu kadar çok kız yoktu. Olanlarla da öyle uluorta konuşulmaz, senli benli muhabbetlere girilmezdi. Aynı sınıfta okuyan komşu kızıyla bile farklı kaldırımlardan okula gider gelirdik. Sevincimi belli etmeden kendimi kutladım. İyi ki bu okulu kazanmıştım.

Yeni tanışmalar, sohbetler, kahkahalar, şarkılar içinde günler çok güzel geçiyordu. Kimi zaman bir güzelle satranç oynuyor, kimi gün arkadaşım Erdal’la aynı kıza kur yapıyorduk. Sonraki gün ise, o ve ben başka bir kıza takılmış oluyorduk. Bu günlerde burcumun özelliklerini öğrendiğim gibi üç vakte kadar hayırlı kısmetlerimin göründüğü fallarımda oluyordu. Bana kalsa güneş batana kadar kantinde kalırdım ama öğleyi izleyen saatte okuldan çıkmak zorunda kalıyorduk. Sıkıyönetimin olduğu o günlerde yaşanan olaylar nedeniyle okulda kimse kalmıyordu. Bende arkadaşlarımla ya sahile iniyor ya da yurda dönüyordum. Bazen de bir sinemaya, sahaflara ya da Taksim gibi farklı bir yere gittiğimiz olurdu.

Günler su gibi akıp geçmiş, kantinin de gündemini yaklaşan sınav korkusu almıştı. Aslında sınıfta kalmak gibi bir sorun olmadığından bunu pek dert etmesem de, sekiz dersin bir ikisinden başarılı olsam iyi olacaktı. Dersleri izleyenlerden alınan notların fotokopileri altın gibi kıymetlenmişti.

Bir sonraki günkü sınavım muhasebe dersindendi. Diğer derslere hiç çalışmamış, bu dersin kitabını ise bir kez okumuştum. Bazı soruların yanıtını bir bulsam bu dersi verebileceğime inanıyordum. Daha önce bir şirketin muhasebesinde çalışmış olan Nuray’ın beraber çalışalım önerisi tam bu sırada geldi. Can kurtarıcı bu öneriye dersi geçmiş gibi sevinmiştim. Öğleye doğru Bayrampaşa’daki evlerine gitmek için yola koyulduk.

Bayrampaşa’ya vardığımızda dışarıdaki tuhaflık dikkatimizi çekti. Yol polis ekipleri tarafından kesilmiş, arama yapılıyordu. Az sonra bizim minibüsü de durduran ekip görevlilerinden biri araca bindi. Bana ve arkadaşıma aşağıya inmemizi söyledi. Bizimle birlikte birkaç kişi daha aynı daveti almıştı. İndiğimizde ekibin diğer elemanları hemen üzerimizi aradılar. Daha önce yolculuktan men edilen, üzerleri aranmış olduğu belli olan bir gruba geçmemiz emredildi. İtirazsız bizim gibi gençlerden oluşan gruba katılıverdik.

Karakola girerken kız erkek karışımına son verildi. Nezarethane hınca hınç dolu olmasına rağmen son gelenlere de yer vardı. Kendimin ve bu kadar kişinin neden burada olduğunu öğrenmem çok sürmedi. Meğer yakınlarda bir yerde solcuların bir cenaze töreni varmış. Nedense cenazeyi kaçıran polisler, törene katılımı önlemek için semtin içinden geçen bütün gençleri toplamaya karar vermiş. İyi de ben törene değil muhasebe çalışmaya gidiyordum.

Bir süre sonra gelen görevliye bunu söyledim ama o yalnızca Bayrampaşa’da oturanları dışarı davet etti. Saatler sonra sorgu sırası bana geldiğinde, sorgudan dönenlerin halini gördüğümden oldukça tedirgindim. Durumu yine anlattım. Arkadaşım Nuray çoktan serbest bırakıldığından, sorulan ev adresini de bilemediğimden gitmeme izin verilmedi. Onlara göre olay çıkarmak için cenazeye gelmiş bir komünisttim.

Sonraki gün aksama doğru salıverildim. Neyse ki bu kez dayak yememiştim.

01 Nisan 2007

Kardeşimin Bisikleti

Köydeki sinemacılık işini bırakan babam, kasabada bakkallara satış yapan bir toptancı mağazasında işçi olarak çalışmaya başlamıştı. Okullar açılırken onun arkasından bizde kasabaya yerleştik. Ben ortaokula başlayacaktım kız kardeşimde ilkokula burada devam edecekti.

Günlerce babama okuyacağımı, beni kasabadaki ortaokula yazdırmasını söylemiş, sonunda da başarılı olmuştum. Babam nedense okuyacağımıza inanmıyordu. Bu yüzden olsa gerek kıyafetlerimizi, kitaplarımızı da söylenerek almıştı. Çantam yoktu ama bu pek de önemli değildi. Kendi kitaplarımı mavi, kardeşiminkileri kırmızı kağıtla kaplamıştım. Neyse ki henüz dört yaşında olan erkek kardeşimin okula gitmesine daha çok vardı.

Kasabada günler çok güzel geçiyordu. Evimiz, okulumuz, komşularımız, arkadaşlarımız her şey yepyeniydi. Bazen parktaki salıncakta sallanıyor, bazen top oynuyordum. En güzeli de şehirde bir çocuk kütüphanesinin olmasıydı. Çoğu vakit buraya gidiyor, renkli resimli kitapları okuyordum. Arada köyümü özlüyordum ama hafta sonu bir trene atlayıp gitmeme kimse ses çıkarmıyordu.

Kardeşlerim ise daha çok evde olurlardı. Komşumuz Gömlekçi Şener’in ailesi ile bizimkiler çok samimi olmuşlardı. Oğulları İbrahim’in üç tekerlekli bisikletini gören kardeşim de babamdan sık sık bisiklet istiyordu.

Bahardı sanırım, bir gün nasıl olduysa babam üç tekerlekli bir bisikletle eve geldi. Gövdesi mavi, oturma yeri kırmızı, tutacak yerleri beyaz olan bisiklet bizi ailecek çok mutlu etmişti. Nede olsa hiçbirimizin daha önce bir bisikleti olmamıştı. Annem hariç hemen binme kavgasına tutuştuk. Kaşla göz arasında ilk deneyen ben oldum. Koca gövdemi zor sığdırmıştım. Ayaklarımı pedala koyduğumda dizlerim yanlarda kalıyordu ama ne önemi vardı bu benim ilk bisiklete binişimdi ve o anın coşkusunu hiç bir şey bozamazdı. Benden sonra bisikletin asıl sahibi kuruldu koltuğa. Henüz acemi olduğundan gitmesine iterek yardımcı oldum. Bir süre sonra da kız kardeşim denedi. Ondan da yardımı esirgemedim. Küçük bir alan içinde bir ileri bir geri hareketten de ötesi zaten yapılamıyordu.

Bisikletin coşkusu bir hafta kadar sürdü diyebilirim. Üç tekerlekliyle ayakları yerden kesilen küçük kardeşim pek mutluydu, tabi ben okuldan dönene kadar. Çünkü dönünce bir yolunu bulup bisikleti ondan alıyordum. Binmeme mızmızlanan kardeşim çaresizdi. Annem engel olmak istese de kimse beni durduramıyordu.

Yalnız toprak zeminde istediğim gibi hareket edemiyordum. Evimizin yanından geçen şehirlerarası yol çok daha uygundu. Bende bisikleti ve kardeşimi oraya taşıdım. Önce onu bindirip gönlünü aldım. Arkasından itiyor, biraz hızlanınca da tekerleklerin yanındaki yere atlıyordum. Sonra “öyle değil, böyle olacak” diyerek bir bahane ile alıyor, yalnız kendim biniyordum. Yine mızmızlanacak olursa, arkama binmesini söyleyip susturuyordum. Pedala basmama gerek yoktu. Hafif eğimli olan yolda ayaklarımla çok rahat hızlanabiliyordum.

Bir iki gün sonra bisikletin önce tutacak yerleri çıktı, pedalın yalnızca demiri görünüyordu. Tekerlekler çamurluklarından olmuş ve yalpalamaya başlamıştı. Sonraki gün yeni hareket etmekte olan küçük bir kamyonete tutunarak hız yapmayı denedim. Başarılıda oldum çünkü bisiklet ve ben bir anda hız rekorları kırmaya başladık Biraz gittikten sonra bunun tehlikeli olacağını fark edip kamyoneti bıraktım. Ya o hızla dengemi koruyamamıştım, ya da ön tekerin küçük çukura girmesiyle devrilen bisikletin gövdesi ve gidonu onca işkenceye dayanamamış, birbirinden ayrılıvermişti.


Kardeşimin ağlamalarına kaynakçı sadece kısa süreli çözümler üretebilmişti.

HOŞÇAKALALIM

Sevgili Dostlar,

Ocak ayından bu güne sizlerle bu sayfalarda beraberiz. Bundan çok da mutlu oldum.Öncelikle bu sayfanın fikir annesi yeğenime, sonrası hiçbir zaman ilgisini esirgemeyen Sevgili Sem’e çok ama çok teşekkür ediyorum.

Haftada bir yazı da olsa anılarımı sizlerle paylaşmaktan çok keyif aldım. Hele sizlerin ilgi ve desteği ise anlatılamaz mutluluklar verdi.

Yorum yazan hepinize çok çok teşekkürler. Umarım sizlerde benim kadar keyif aldınız.

Şimdilik hoşça kalın.
Not: Bu pazar bir olta attım 5 balık geldi. 1 Nisan balığı bunlar. sadece bu mevsimde çok lezzetli olurlarmış:) onları çok sevdim:))

25 Mart 2007

C & M

Çobanlar tutulduktan üç gün sonra ben doğmuşum. Adımı da dayım koymuş. Babam askerken, babaanneme küsen annem soluğu anasının evinde almış. Gelen aracılara rağmen de babam gelene kadar geri dönmemiş. Adımın konacağı sıra babaannem, aracılarla “sakın Musdafa gomasın, buvası deli Mamıd’ın adını gosun” diye haber yollamış. Bu atışmalar arasında askerliğini sıhhiye eri olarak yaptığından köyün iğnecisi olan dayım komutanın adını önermiş. Mahmut Dedem de kabul etmiş. İmamın duasıyla üç kez bana söylenerek, herkese ilan edilmiş. Her ne kadar ilk tanışmalarda tebessümlere neden olsa da, adımı seviyorum.

O yaz tatilinde ilk kez her şey dahil olmuştu. Bu tatil şeklinin öncüsü olan kuruluşun Antalya’daki tesislerinden birinde kalacaktık. Burası benim seçimim olmasa da yüklü bir hazineyi gözden çıkarmıştık. Daha önceki tatillerde pansiyon, motel gibi yerlerde kalır, o koy senin, bu deniz benim dolaşırdık. Telaşsızca güne başlar, yol üstünde görülesi yerleri görür, denizle, güneşle buluşur, akşamları yoruluncaya kadar şehrin altını üstüne getirirdik. Yemek de hiç sorun olmaz, rastladığımız yerlerde balık, çöp şiş, gözleme, mantı gibi işte ne varsa bütçemize uygun bir şekilde hallederdik.

Bu kez öyle olmadı. Çok telaşlıydık. Tesislere girer girmez odamıza eşyaları bırakıp, deniz kıyafetlerini giymemiz rekor bir sürede gerçekleşti. Hemen bir keşif gezisi yapıp neyin nerede olduğunu öğrenmeye çalıştık. Oldukça büyük bir alan üzerine kurulu tesiste yok yoktu. Pırıl pırıl bir deniz, birkaç yüzme havuzu, havuzun birinde kaydırak, her köşe başında bar, bunların arasında, pide, pizza yapan yerler. Açık büfe yemek, meyve, tatlı servisinin verildiği ana bölümden başka balık, kebap ve İtalyan restoranları da vardı. Dondurma servisi, Türk kahvesinden başka gece acıkanlar için çorba servisi, hatta o gün çevre gezisine gidenlere de kumanya hazırlanıyordu.

Disko, hamam, sauna, voleybol, tenis alanı da bulunan tesiste su sporları da fiyata dahildi. Doğrusu bunların hepsini yapıp tüm yiyeceklerin tadına bakmak için iyi bir tatil işçisi olmak gerekiyordu. Çoğu zaman yorgun düşsek de öyle yaptık. Nasılsa dönünce evimizde dinlenirdik.

Sabah erkenden uyanıyor kahvaltı sonrası aktivitelerin bulunduğu ana havuzun oraya havlu atıyorduk. Her gün canlandırıcıların düzenlediği eğlenceleri izliyor, bazen de onlara katılıyorduk. Oğlumla birlikte ok atıp, dart oynuyor, su topu ile plaj voleybolunu da es geçmiyorduk. Denizdeki muz animasyonun saati gelince de havluyu o tarafa atıyorduk. Havlu atma konusundaki uzmanlığımız Alman turistleri de geçmişti. Sürat motoruna bağlı muz denilen bota binmek, onca çabaya rağmen tutunamayıp kendini denizin ortasında bulmak çok eğlenceliydi.

Çok kişinin kayıt yaptırması, birazda ilk günlerin acemiliğinden gelişimizin üçüncü günü olmasına rağmen bir türlü su kayağı yapamamıştık. Hayatımda hiç yapmadığım su kayağı için bundan iyi bir fırsat olamazdı. Yarın, saat 14.00 gibi gelen animasyon görevlisinden mutlaka sıra almalıydım.
Ben vardığımdan az sonra görevli de geldi. Avusturyalı genç bir adamdı. Diğerleri gibi bu canlandırıcı da nedense Almanca konuşuyor, Türkçe bilmiyordu. Listeye yazılmak için sıra bana geldiğinde “Ori”, dedim. Çoğu zaman başıma geldiği gibi bu da anlamadı. Yine “Ori”, dedim. Bir şeyler söyledi ama bu kez de ben anlamadım. Tek tek harfleri söyledim, “O, R”, yok olmuyordu. Anlamadı beceriksiz. Aklıma çok gündemde olan ABD başkanı ile Monica geldi. “C & M” dedim. Birden kahkahalara boğuldu ve “Ori” diye yazıverdi. Sonraki günlerde sormadı bile.

19 Mart 2007

Barikatı Geçerken

Kaldığım öğrenci yurdu olmasaydı hayatımın devamı çok daha farklı olurdu. Üniversite okumak bir yana bu şehirde bile kalamazdım. Babamın onca kirayı karşılaması mümkün değildi.

Beşer katlı on bloktan oluşan öğrenci yurdunun büyük bir sosyal tesisleri ile kapalı spor salonu da vardı. İlk defa gerçek bir spor salonunu burada görmüştüm. Basket potaları fileli, yer çizgileri belirgin, ahşap zemin pırıl pırıldı. Burada spor yapmak, hatta yapanları bile izlemek gerçekten büyük bir zevkti. Neredeyse her tarafı camlarla çevrili kütüphane de bulunan yurtta ayrıca berber, kuaför, terzi, bakkal, ayakkabı tamircisi de vardı. Onuncu blok kız öğrenciler içindi.

12 Eylül olunca her yerde olduğu gibi kaldığım yurtta da her şey birden değişiverdi. Emekli bir albayın yurda müdür olarak atanmasının ardından, yurt çalışanları da asker oldular. Her sabah idari binanın önünde tek sıra dizilip komutana, yani müdüre selam dururlardı.

Önce kızları gönderdiler. Erkeklerin içinde ne işleri var diye. Oysa onlarla daha güzeldi yaşam. Hiç değilse kendimize bakıyor, iyi kötü çeki düzen veriyorduk. Onlar gidince kuaförde kendiliğinden kapanıverdi. Bizim özensizliğimizden neredeyse berber de kapanacaktı.

Yurttaki öğrencilerden sokağa atılanlar oldu. Daha sonra içeri atılanları duyduğumuzda onların yinede şanslı olduğunu düşündük. Kalan öğrenciler ise üzerlerinde yaka kartları, içlerinde tedirginlikle dolaşıyorlardı. Ne oluyor demeye kalmadan spor salonu da kapatıldı. Anladık ki Disk ve Barış Derneği davaları açılmış, koca salon bir gecede bal kabağına dönüşür gibi mahkeme salonu oluvermişti.

Mahkemenin olduğu günler konvoy halinde gelen askeri araçlar bahçeyi bir karargaha çevirirdi. Giriş kapısının bir hayli ilerisinde kurulan barikatla yol trafiğe kapatılır, barikatın olduğu yerde de silahlı askerler nöbet tutardı. Gelen konvoyun ortalarında bulunan iki zırhlı araç yargılanan ve günler süren davaların sonunda suçsuz oldukları anlaşılan aydınları taşırdı. Zırhlının küçük penceresinden belli belirsiz yüzlerini gördüğüm kişiler bazen Abdullah Baştürk, bazen Mahmut Dikerdem olurdu. Ne bileyim belki de ben onlara benzetirdim.

O gün okul çıkışı odamda bulunan ders notlarını almak üzere, basın müşaviri eniştesinin arabasını alan arkadaşımla yurda dönüyordum. Çok da keyifliydim, ilk kez yurda özel bir araçla gidiyordum. Aracın ön camında basın yazıyordu. Yurdun olduğu caddeye girip barikatları görünce birden o gün mahkeme olduğunu hatırladım. Aniden frene basan arkadaşım “Benim ehliyetim yok” dedi. Geri dönme şansımız yoktu, çaresiz barikata doğru hareket ettik.

Namlular üzerimize çevriliyken nereye gittiğimiz soruldu. Bir çırpıda yurda gittiğimizi söyleyip yaka kartımı gösterdim. Bunun üzerine komutanları arkadaşımdan ehliyetini istedi. O da hemen olmayan ehliyetini aramaya koyuldu. Şimdi hapı yuttuk dedim içimden. Yolun bugün kapalı olduğunu unutmakla büyük bir hata yapmıştım. Aramasını bitirip ehliyeti bulamayan arkadaşım “aceleyle çıktığımdan, gazetede unutmuşum abi” deyince, komutan da “numarasını söyle bakayım” dedi. Beş altı basamaklı bir sayı söyleyen arkadaşa bu sefer de “tekrar et” dedi. Tekrarlanan sayı öncekinden tamamen farklıydı. Ben artık kesin ayvayı yediğimizi düşünürken, komutan “tamam bir daha unutma sakın, geçin bakalım” dedi.

Hayretler içindeydim. Hatırladıkça da kendime sorarım; ehliyetsiz ve yanlış sayılarla biz bu barikatı nasıl geçmiştik.

11 Mart 2007

Yumurtacııı

Eskiden sinemacılık yapmadan önce köyümüzün bakkalıydı babam. Tanımadığım dedem de bu işi yaparmış. Babam ilkokulu bitirince bir daha tarlaya da gitmemiş. Belki dönemin koşullarından, belki de insanların yoksulluğundan tam bir hesap adamıydı babam. Köyden aldığı yumurta gibi bazı ürünleri kasabaya, oradan aldıklarını da köye satardı.

Hatırlıyorum da, o yıllarda Gelincik, Bahar, Birinci gibi sigaralar bile adet olarak satılırdı. Kadınlar kınayı gram gram alırlardı. Köyümüzde elektrik yoktu, evlerde de buzdolabı. Bunun yerine tel dolaplar kullanılırdı. Çoğu evin ihtiyacı olan gazyağı da babamın şehirden getirdiği varilden minik şişelere aktarılarak satılırdı.

Büyüktü köyüm, yeşillikler içinde üç mahallesi vardı. Söğüt ağaçları ile çevrili bir de höyüğü. Çeşmesi de burada akardı. Köyün meydanı da çok genişti. Burada bulunan dibek taşında, delikanlılar ıslatılmış buğday döver, düğünlerde keşkek yapılırdı. Karakaçanıyla çerçi gelirdi tahta sandıklı, kadınlarımıza rengarenk boncuklar satardı. Bohçacılar gelirdi bazen. Bazen de ak helva satıcısı. Zaman zaman da kalaycı köyümün konuğu olurdu. Sepet ve gümüş satıcıları ise çingenelerdi.

Çoğunlukla yalınayak gezerdim köyümde. Cebimde sapanımla günün çoğunu höyükteki ağaçların gölgesinde geçirir, su ile oynar, arıklar açardım. Hemen ilerdeki harman yerinde de dövene biner, sapa samana bulardım kendimi.

Kasaba pazarı için hazırlıklar yapan babam, gitmeden önce büyük sepetiyle köylüden yumurta toplardı. Bu işi yalnız yapmaz beni de yanına alırdı. Az bir zaman sonra da “Hadi oğlum, bir bağırıvee bakem” derdi. Bende ''Yumurtacı geldiiii, yumurtacııııı'' diye avazım çıktığı kadar bir güzel bağırırdım. Sesimi duyan kadınlar bizi çağırır, 5–10–15, işte yumurtaları ne kadarsa satarlardı. Hatta kimseye söylemeyin, babam yumurtanın üzerini defter olarak kullanırdı.

Böyle bir günün sonunda, işimiz tam bitmek üzereydi. Meydanda bulunan evimize de neredeyse gelmiştik. Babamın kolundaki sepet yumurtalarla dolmuş, oldukça ağırlaşmıştı. Derken gerilerden bir kadının seslenişi ile babam kolundaki sepeti yere bıraktı ve benim beklememi istedi.

Tam işim bitti derken şimdi de nöbete durmak zorunda kalmıştım. Oysa epey vakittir içimi bir oyun özlemi basmıştı. Az ilerde akranlarım misket oynuyorlardı. Beni görünce hemen oyuna çağırdılar. Bunun üzerine bende her şeyi unutup yanlarına koştum. Bir süre sonra ensemde patlayan tokatlardan neye uğradığımı şaşırmıştım.

Meğer benim oyuna koşmamın ardından, babamın defter hesabı da biraz uzun sürünce olanlar olmuş. Meradan gelen camızdan biri sahipsiz kalan sepeti yoklamış, boynuzu da o anda sepetin sapına takılıvermiş.

Yoksa ne o yumurtaları yemek istedi, ne de ben onca sopayı.

04 Mart 2007

Teyzem

Yaşamımda tanıdığım en güzel, en güçlü, en mert kadınlardan biridir teyzem. Dünyaya geldiğim günden bugüne hep koruyucu meleğim olmuştur. Onun hep gülen yüzü bana güven vermiş, çok da şımartmıştır. Masmavi gözlerinde kaybolur, nasırlı sıcacık ellerinden hep şefkat görürdüm. Diğer teyzem de öyle güzel biriydi ama büyük teyzemi nedense daha çok severdim. Belki evinin daha yakın olması bunda önemli bir etkendi. Acıktığımda, ayağıma diken battığında, tırnaklarım uzadığında, annemden kaçtığımda hep teyzeme koşardım.

Kasabaya taşındıktan sonrada her hafta köye gider, teyzemde kalırdım. Koyunlarından sağdığı sütten yaptığı taze peynirine bayılır, tandırda pişirdiği gözlemelerin. baklavaların tadına doyamazdım. Bostanları, mısırları bile başka bir tatlı olurdu teyzemin. Hastalandığımda da benimle yakından ilgilenirdi. Bisiklete olan özlemimi bilir, oğlunun bisikletine binmeme izin verirdi, sonrasın da traktör kullanmama izin verdiği gibi. Bende, onu kendime çok yakın hisseder, ne tarla işinde, ne de harmanında yalnız bırakırdım. Çalışırken beni kan ter içinde gören teyzem, bana bir tas su verir ama “Şeherli” diye takılmadan da edemezdi.

Bilgili ve üretkendi teyzem, tarlada çalışır, koyunlarına bakar, yoğurt peynir yaptığı gibi onların yünlerini kırkar, kirmanla eğirir, bende dahil hepimize yün çoraplar örerdi. Bahçesinde yetiştirdiği sebzeleri, köye yakın tarlasını kuşatan ağaçları dillere destandı. Köy hayatımın vazgeçilmez bir parçasıydı teyzem.

O gün, köydeki düğünde gazoz satmaya karar vermiştim. Küçük şişelere doldurulmuş gazozların markası bile yoktu ama tadı nefisti. Kapakları da çok kıymetliydi. Misket oynayan çocukların cepleri gazoz kapakları ile dolu olurdu. Çocukların en büyük zevklerinden biride, şişenin ağzını kapatıp içindeki gazozu iyice çalkaladıktan sonra etrafa fışkırtmaktı. Satacağım gazozları ise tulumbadan çektiğim suda bekleterek soğuturdum.

Bir sağıma, bir soluma alarak güçlükle taşıdığım gazoz dolu kovayı düğün evine götürdüğümde hemen birkaç tanesini satmıştım bile. Gazoz 50 kuruştu. Parası olmayanı ihmal etmiyor onlara da iki yumurta karşılığı veriyordum. Annesinden gazoz almasını isteyen bir çocuk bu amacına ulaşamadığından iki gözü iki çeşme ağlıyordu. Daha sonra iki yumurta vereceğini söyleyen kadına, “olmaz” demiştim. Köyün diğer ucundaki evlerine yumurta almak için gidemezdim. Gitsem bile kocaman bir köpekleri vardı. Çocuğun sesini duyan Hamza eniştesi yanımıza gelmiş, para verip gazozu almak yerine, bana çıkışmış ve beni bir tokatla yere yapıştırmıştı. Şimdi durumum o çocuktan beterdi. Ceplerimdeki tüm yumurtalar kırılmış, kendimi çok güçsüz hissetmiştim.

Birden o koruyucu meleğimi yanımda gördüm. Ağlayarak olan biteni bir çırpıda anlattım. Beni öpüp teselli eden teyzem, “Sen hele bi dur bakem” diyerek öyle bir kükremişti ki, değil düğün evi, köy bile inlemişti. “ Ülee, ayı gılıklıı Hamza” diye başlayan ve ağzına geleni söyleyen teyzemi duyanlar sus pus olmuş, Hamza’da bir anda ortadan kaybolmuştu.

Benim canım meleğim. Sen çok yaşa emi.





26 Şubat 2007

Üç İstanbul

O kadar idareli kullanmama rağmen memleketten gelen para yetmez olmuştu. Henüz ayın ortası bile değilken cebimde 650 lira param kalmıştı. Bu yüzden hukukta okuyan, aynı yurtta kaldığım arkadaşım Rıfat’ın getirdiği habere çok sevinmiştim. Bir günlüğüne bir filmde figüranlık yapacak, karşılığında ise tam 900 lira alacaktık. Hem cebimiz para görecek hem de unutamayacağımız bir gün yaşayacaktık. Dahası bu sadece bir başlangıçtı, ilerde jön bile olabilirdim.

Taksim meydanında bir süre bekledikten sonra herkes gelmiş olmalıydı ki Bostancı otobüsüne bindik. Binmeden önce hepimize otobüs bileti verilmiş, bir mavi kartım olmasına rağmen bilete hayır dememiştim. Bunu bilet satan bir büfeye verip yerine telefon jetonu alabilirdim. Otobüsün gittiği semti bile bilmiyor, bizimle gelen diğer insanları tanımıyorduk. Gerçi Rıfat ekibe yön veren Haydar’ı tanıyordu. Beyoğlu’nda çalıştığı avukatlık bürosunda tanışmışlar. Yandaki büroda çalışan Haydar’ın şirketi filmler için figüran sağlarmış.

Erenköy’de inip bir süre yürüdükten sonra üç katlı beyaz bir köşke vardık. Deniz kenarındaki bu yapıyı sanki daha önceden görmüşlüğüm vardı. Kocaman bahçesi olan bu köşk belli ki bir çok filme mekan olmuştu. Bir görevli tiplerimize bakarak bize giyeceğimiz kostümleri verdi. Sakallı olanlar şalvar ve kavuk giyerken, bana ve Rıfat’a jöntürk kıyafetleri uygun görülmüştü. Siyah bir takım elbise, yakasız bir gömlek ve başımızda kırmızı bir fesle hiçte fena durmuyorduk ve bu yeni halimizi merakla aynada izlemekten kendimizi alamıyorduk. Şimdilik beklemekten başka bir işimiz olmadığı için bahçede dolaşıyor, arada da muzipçe birbirimizi selamlıyorduk. Öğlen olmuş hala bir iş yapmamıştık. Tam acıktığımızı hissederken yemek dağıtımı ile neşelenmiş, dağıtılan sıcacık kuru fasulye, pilav ve ayranı iştahla bir güzel mideye indirmiştik.

Bu güzel yemek sonrasında film ekibi çekime başlamış, bizde uzaktan merakla onları izlemeye koyulmuştuk. Mithat Cemal Kutay’ın Üç İstanbul adlı eserini TRT için Fevzi Tuna filme çekiyordu. Köşkün kapısına gelen bir faytondan inen, koşarak merdivenleri çıkan bir kadın sahnesi birkaç tekrarla tamamlanmıştı. Daha sonra bir paşa ve ona eşlik eden bir jöntürk kıyafetli uzun boylu birinin merdivenden inip faytona binmelerinin çekimleri yapıldı. Uzun boylu olan Orçun Sonat’tı, kendisini daha önceki birçok filminden tanıyordum.

Bir süre sonra bizi çağırdılar ve sandallara bindirdiler. Yedi sekiz sandalı doldurmuştuk. Sandallar az biraz açılınca megafonla seslendiler “Köşke doğru el sallayın ve yuh diye bağırın”. Hepimiz de öyle yaptık. Hatta araya başka kelimelerde ekleyip senaryoyu zenginleştirdik de, “Yuuuuh, Allah belanızı versinnn”.

Çekim bu kadardı, işimiz bitmişti. Hiç yorulmamış, karnımızı da bir güzel doyurmuştuk. Dahası ilk kez bir film setinde bulunmuştuk. Olsun zararı yoktu, bugün keşfedilmemiştik ama elbet o da bir gün olacaktı. En güzeli de tam 900 lira kazanmıştım.

Kostümleri neşeyle yerine teslim edip, kendi kıyafetlerimi giydiğimde anladım ki cebimdeki 650 liranın yerinde yeller esiyordu.

18 Şubat 2007

Hudut Taşları

Yeni belediye olmuş kasabanın batısına düşen son noktada bulunan karakolumun biraz ötesi başka bir ülkenin toprağıydı. Sınır boyunca akan nehir ülkeleri ikiye ayırır, nehrin en derin noktası sınır çizgisi sayılırdı. Her iki yakada da akan su boyunca söğüt ağaçları, kavaklar ve yüksekçe bir yol vardı. Yolun öte tarafında ise uçsuz bucaksız uzanan çeltik tarlaları bulunurdu. Çeltikle geçimini sağlayan yörenin gençleri akşamları kurbağa toplamaya gider, sabaha kadar çeltik tarlalarında yıldız gibi parlayıp görülesi bir manzara oluştururlardı.

Bir gözetleme kulesinin bulunduğu karakolum oldukça kalabalıktı. Aralıksız süren devriye görevi ve tutulması gerekli birçok nöbetten dolayı askerlerimin işleri hiç bitmezdi. Devriye vakti dört asker karakoldan ayrılır, nehir yanında ikisi su ile aynı yönde, diğer ikisi ters yönde altı saat gezerlerdi. Güneşin doğuşu ile başlayan kule nöbeti havanın kararması ile sona ererdi. Bir de karakolun güvenlik nöbeti vardı ki ne gece, ne de gündüz dinlerdi. Burası huduttu ve görev süresizdi. Ziyaretimize gelen komutanlar bile başka yerde duyulmayan uzun bir hudut tekmili ile karşılanırlardı. “… Sorumluluk bölgemdeki hudut taşlarını korumakla görevli birliğim, vatan ve millet uğruna seve seve can vermeye hazırdır, Komutanım”.

Neredeyse günün tamamını birlikte geçirdiğim askerlerimle kısa süren eğitimler yapardık. Aynı yemekleri yer, beraber türküler söyler, kimi zaman da top oynardık. Buraya gelen askerlerin çoğu ilkokul mezunu hatta okumayı bilmeyenlerden oluşuyordu. Bazılarını sıkı sıkı tembihlerdim. “Şu ağaçların ötesi başka bir ülkedir”. Az bir zaman geçince de aynı yeri göstererek sorardım “Yaşar; orası neresi?”, dağdaki köyünden ilk kez askerlik için çıkan Yaşar, hemen esas duruşa geçer, bir süre düşünür, sonrasında ise “Orası Türkiye gomtanım” derdi.

Karakoldaki arkadaşlarım yalnız askerler değildi. Çakır isminde bir köpek yavrusu ile Babaeski’den Sabri Dayı’nın yolladığı bir de kuzumuz vardı. Çakır attığım topu havada yakalamaya çalışır, Karabaş adını verdiğim kuzu da elimden beslenmeyi severdi. İkisi oyunlar oynar, daha doğrusu Çakır oynar, Karabaş’ta buna toslarıyla karşı durmaya çalışırdı.

Fırsat buldukça kasabaya iner, askerlerim, Çakır ve Karabaş’tan oluşan dünyama yöre insanlarını da katardım. Bu insanların kahvehanelerine, meyhanelerine konuk olur onları yakından tanırdım. Sınıra yakın oluşu nedeniyle pek geleni olmayan kasabanın insanları sıcak ve içtendiler. Hepsi askerleri severdi, ama kızları daha çok severdi. Her askerin ve her postal izinin bir sahibi vardı.

Bir gün tabur komutanın karakolumuza yaklaştığı haberinin alınması üzerine, hemen herkesi bir telaş sarmıştı. Karakolun bütün kontrolleri acele olarak yapılmış, tüm nöbetçiler uyarılmış, postallar bile hemen boyanıvermişti. Kısa bir süre içince, yaklaşık 30 kişiden oluşan birliğimle komutanı karşılamaya hazırdık.

Komutanı taşıyan aracın nizamiye kapısından girdiğinin görülmesi üzerine, birliğime “Dikkatttt, Selam Dur” dedim. Girişten hemen sonra duran cipin kapısından inen komutana, üç adım kadar mesafe bırakarak selamı çaktım. Ayağının yere basmasıyla selamımı alan komutanımın güven veren gözlerine bakarak yüksek sesle hudut tekmilini okumaya başladım. “Asteğmen Ori, Asil Türk Milletinin… hudut taşlarını korumakla görevli birliğim!”dediğim anda, Karabaş kuzunun sol elimi yaladığını ve aynı anda da komutanımın gözlerinden ateşler çıktığını anladım. Devam etmekten başka yapabileceğim bir şeyin olmadığını acıyla fark ederek hızla sürdürdüm. “vatan ve millet uğruna..”. Tam durum daha kötüye gidemez diye düşünürken Çakır’ın sesi ile adeta irkildim. Hem havlıyor hem de Karabaşın kuyruğunu çekiştiriyordu. Artık komutanımla aramızdaki alanda oynuyorlardı. Çaresiz alev gibi yanan gözlere bakarak tekmilimi tamamladım. “.. seve seve can vermeye hazırdır, Komutanım”.

11 Şubat 2007

Kuzgunum Pardon Şahinim!

Günlerdir beklediğim haber hala gelmemişti. Evde telefon olmadığından iletişim de kuramıyordum. Şimdi telefon gelir düşüncesiyle bulunduğum karakoldan da uzaklaşamıyordum. Bir süre bahçede oyalanıyor gazete ya da kitap okumaya çalışıyordum ama olmuyordu. Bir kuzum ve köpeğim vardı, hediye. Bazen bunların oyunlarını izliyor, bazen de çoğu ilkokul mezunu hatta okuma yazmayı acemi birliğinde öğrenmiş olan askerlerimle sohbet ediyordum. Çok kez de karakolun muhaberat odasına gidiyor devriyedeki arkadaşları ve diğer köylerdeki iki karakolumla görüşüyordum. Tabi bu bahaneydi. Aklım hala gelmeyen haberdeydi.

Nihayet 14 Şubat sabahı beklediğim haber geldi. Telefonun diğer ucunda Erdal vardı ama hatların eski olmasından dolayı sesi duyulmuyordu. O güzel arkadaşım Uzunköprü’deki tabur merkezine telefon açmış, oradaki görevli Meriç’teki birliği, Meriç’te, karakolumun bulunduğu Küplü kasabasını arayarak bana ulaşılmıştı. Kulaktan kulağa oynadık. “Komutanım, arkadaşınız diyor ki…”.

Gelen haber üzerine hemen sivillerimi giydim. O heyecan arasında Meriç’teki komutanımdan gerekli yol iznini almayı da unutmadım. Bir taksi ile Meriç’e, minibüsle tabur merkezine ulaşıp izin belgemi kaptığım gibi ilk hareket eden İstanbul otobüsüne yolcu olmuştum. Benim tüm aceleme rağmen, geçtiğimiz köy ve kasabalarda eklenen yolcularla ve inenlerle tam bir kağnı hızı ile tamamlanmıştı yolculuk.

Yedi, sekiz saatlik bir yolculuktan sonra, O’nu gördüğümde saat 17’yi gösteriyordu. Dünya’ya merhaba diyeli 1 saat 55 dakika olmuştu. Çok çirkin bir şeydi. Küçücük kafası, muşmula gibi suratı ve birçok saçı vardı. Gözlerini bile görememiştim. Kucağıma aldığımda ellerim titriyordu. Bir tuhaf olmuştum. Daha öncede bebek kucaklamıştım ama bu bambaşka bir duyguydu. Ağzım kulaklarımda, kulaklarımın biri onda, diğeri bulutlarda, bulutlar odanın her yerinde. Saçlarına yakın alnından öptüm. Kokladım, süt kokuyordu.

Bir zaman sonra, süt kokusundan başka kokuları da bulaştırdığı bezleri alıp Erdal’la evin yolunu tuttuk. Bu büyük olayı içerek kutlamaya karar vermiştik. Bir ufak rakı yanına da mezeler aldık. Doğrusu mutluluktan ne yapacağımı bilmiyor o coşku ile evin içinde dolanıp duruyordum. Yemek yapıp sofrayı hazırlayan arkadaşıma yardım ettim. Güzel bir sofra hazırlamıştık. Beyefendimiz yarın eve gelecekti. Birden aklıma gelen bir düşünce ile sofrayı falan unuttum. Yarın için bezler yetersiz kalabilirdi. Hemen bir leğen bulup eve getirdiğim bezleri temizlemeye koyuldum. İşim çok zordu. Onca çabamın sonrasında bunu başardım tabi. Daha ilk günden babalık görevimi yerine getirmenin sevinci ile arkadaşımın yanına döndüm.

Beyefendi eve geldiğinde bezlerin hepsi yeni kokulara hazırdı. Bu durum başta beni olmak üzere herkesi mutlu etmişti. Ancak yıkarken sabun yerine deterjan kullandığımın öğrenilmesi ilk görevden çaktığımı ayan beyan ortaya çıkarmıştı.

04 Şubat 2007

Ördeklerim




İlk pantolonumu aldığım yaşlarda birkaç ördeğimiz vardı. Sonrasında bunlara yedi de şirin yavru katıldığında küçük bir ördek filomuz olmuştu. Bu filoyu meranın oradaki dereye ben mi götürürdüm yoksa doğal bir içgüdü ile kendileri mi giderdi bunu hala bilemiyorum. Onları bu yolculukta annelerinin yanı sıra kolaçan etmek ve dere kenarında saatlerce izlemek beni çok mutlu ederdi.

Gagaları ve ayakları dışında sapsarı olan yavruların vak vak seslerine, paytak paytak yürümelerine bayılırdım. Sığ suya dalarken gövdelerinin büyük kısmının dışarıda kalışı bana çok komik gelirdi. Aynı ördek yavruları gibi sapsarı olan civcivler hadi neyse onların kocaman anneleri bile bunu yapamazdı. Hazırcıydı onlar, bir tas buğdayı önlerine atsan bile vak demezlerdi. Birde ördeklerin suya dalıp yem bulduklarında neşeyle o yassı gagalarını takırdatmaları yok mu bu durum tıpkı ninemin kollu dikiş makinesine benzerdi.

Filo yorulup dinlenmeye geçtiğinde, tayfaların her biri farklı yönleri görecek şekilde yatardı. Daha güzeli de 180 derece çevrilen başlarını sırtlarına yaslayarak uyumaları idi. Derileri üzerinde taşıdıkları hava balonları ile su üzerinde batmadan durabilirler, perdeli ayakları ile de çok iyi yüzerlerdi. Kimilerimiz çirkin ördek yavrusu deyimini kullansa bile ben böyle bir yavruya hiç rastlamadım.

O gün tayfaların ilk dereye dalışlarından sonra gördüm ki hepsinin küçük sarı tüyleri ıpıslak olmuş ve çamurla lekelenmişti. Bunu görür görmez şu pantolon hikâyesinde yaşadıklarımdan olsa gerek hemen koşarak eve döndüm. Önce kümese gidip iki tavuk yumurtası kaptım, sonra da bakkala geçtim. Yumurtalara karşılık bir tane Vilma marka tarak aldım. Bu takastan gayet memnun bir şekilde yine koşarak dere kenarına indim.

O çocuk aklımla filodaki bütün tayfaların tüylerini taramıştım.